Albert Camus / Yabancı


"Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilemiyorum. İhtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar. Bundan bir şey anlaşılmıyor. Bekli de dün öldü."

İşte bu harflerin akıcılığıyla başlıyor Albert Camus'un Yabancı'sı. Baş kahramınımız Meursault'un ağzından kendi hikayesi ve inançlarının dışa vurumunu inceliyoruz. Olay örgüsünden çok üslup ve kitabın altındaki fikirler bizi içine çeken Yabancı'da. Meursault annesinin ölümünü büyük bir umursamazlıkla karşılamıştı yazının başındaki satırlardan sonra, herkes onun nasıl bu kadar duygusuz olabileceğini düşünüyordu. Ama onun için bu birdi. O an ölmese başka bir an ölecekti. Bu yüzden de fazla üzülmeye gerek yoktu. Geçmişin anılarına bağlı kalan ama geleceği umursamayan bir karakter olarak hayata tutanan Mersault'un bir fellahı öldürmek zorunda kalışıyla davası başlamıştı. Ama onun için ölse de birdi...

Aklından ebedi olabilecekle ilgili bir çok şey geçiyordu şüphesiz. Tanrı'ya inanmıyordu, en azından herkesin düşündüğü yetilere sahip bir Tanrı'ya. Eğer milyarlarca senenin içinde kendi hayatı bir kum tanesinin dörtte biri kadar yer tutmuyorsa, ölse de birdi, ölmese de.

Kitabın en önemli kısmı elbette toplumun insanları yargılama biçimiydi. Bir yargıç olarak, bir savcı olarak, bir insan olarak bizi her gün birileri yargılıyor. Yargılamak doğaldır. Bazıları için "Beni sadece Tanrı yargılar" kola yazılan bir dövme olacak kadar sloganiktir. Herkes, herkesi yargılar bu hayatta. Ama bazıları hüküm verir. İşte yanlış olan budur zaten. Dava üzerinde savcının bir Fellah'ı öldürmesiyle fazla ilgilenmeyip annesi ile olan ilişkisi üzerine gitmesi ve jürinin onu adeta anasının cenazesinde ağlamadığı için idama suçlu bulması, Mersault'un aslında neden topluma yabancılaştığının sebeplerinin iç dinamiklerinden biri olması sonucunu getirir. Bu yabancılaşma bazen umursamazlık, bazen Tanrısızlaşma olarak kendini öne koymuş ve Meursault için her şeyin bir olmasını sağlamıştır. Onu gerçekliği kafasını pişiren kızgın güneş, alından akan terler, esen kumsal rüzgarı, Marie ve arkadaşlarıdır. Ama Marie o hapisteyken bir başkasını öpse onun için birdir. Kendi öldükten sonra karanlığa karışmışken, hiç bir şeyin anlamı kalmamıştır zaten. Kendi bir yabancıdır, ama onu yabancılığa tahammülsüzlüğüyle toplum itmiştir. Yabancı olan toplumdur belki de ve ölmek belki de fazla abartılıyordur. Meursault tamamen boşvermiş de değildir, sadece kendi doğrularını ve isteklerini yapmaya meyillidir. Bir başka açıdan da Meursault aksiyonlarını o kadar gelişi güzel sergilemektedir ve her şeye razı bir tutum çizmektedir ki, toplum da ona yabancıdır. Toplum gerçeğe karşıdır. Olanları olduğu gibi anlatan Meursault'un dedikleri idamı gerektirmemektedir. Anlattığının dışında bir şey söyleyen de olmaz. Ama hakim onun suçunu değil, farklarını idam eder. Yine de Meursault için bu birdir. İnsan hareketlerini öleceğini bilerek yapsa da bu yoldaki bazı şeyler yaşamaya değerdir, ama yarın ölecekse de sorun yoktur. Ne de olsa öldükten sonra bunların bir anlamı kalmayacaktır.

Camus'un 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne uzandığını söyledikten sonra, bir alıntıyla noktayalım. Meursault idamından önce papazın yakasına yapışır;

"Ne kadar da söylediklerinden emin görünüyor değil mi? Oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim."

Derecelendirme: Başyapıt. 
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: