Melankolik Deney: Blackfield

Teknoloji çağının en büyük sorunu üretim ve tüketimdeki büyük dengesizlik sanırım. 60'lardan sonra müzikteki ivmelenme bir yana, özellikle 90'lar sonrası patlama yapan "müzik üretimi" beraberinde "takipsizliği" getirdi. Senede 300.000 yeni kitabın basıldığı bir dünyada edebiyatı takip etmek ne kadar zorsa, her yıl piyasaya giren yüzlerce grup/müzisyen içinden de seçmek; doğruyu, yakın olanı bulmak bir o kadar zor. Yine de edebiyata göre tüketimi daha kolay bir meta müzik; her şeye rağmen medya güdümlü popüler kültürün yarattığı çöp yığınının içerisinden iyiyi çekip çıkarmak bir o kadar zor.

Belki de Blackfield hiç de iyi değildir, bilmiyorum; yine de Welcome To My DNA üçüncü albümleri ve ikili ilerlediği çizgiden sapmadan, olabildiğince özgün ve detaycı bir şekilde yollarına devam ediyor. 2004 senesinde, İngiliz saykodelik progresif rock grubu Porcupine Tree'nin beyni Steven Wilson ve İsrailli müzisyen Aviv Geffen tarafından ortaya çıkarılan proje geçtiğimiz Mart ayında üçüncü albümleri olan Welcome To My DNA'i piyasaya sürdü.

Blackfield'da olduğu gibi hem tek başına, hem de çeşitli gruplarla birçok projenin üzerinde çalışan Steven Wilson, Blackfield'da da izlenecek yolu çizen büyük beyin konumunda. Solo projeleri arasında çokça elektronik işler olan, Porcupine Tree'de bambaşka bir iş yapan Wilson, bu projede de özgün bir şeyler ortaya çıkarmayı başarmış durumda. İsveç'in medarı iftiharı Opeth'in en başarılı albümlerinin -Blackwater Park (2001), Deliverance (2002), Damnation (2003)- prodüktörlüğünü de üstlenen Wilson'ın oldukça geniş bir müzik yelpazesine hakim olduğunu söylemek mümkün. Yine de her kafası kırık İngiliz gibi o da çıkış noktasının Pink Floyd ve Camel olduğunu inkar etmiyor. Sadece bu verilerle bile Wilson'ın ne kadar deneysel çalıştığı kestirilebilir. 

Aviv Geffen'in Porcupine Tree hayranlığı ile başlayan birlikteliğin doğurduğu proje yedinci senesini bitirirken, tarzında pek bir farklılık olmasa da Wilson'ın kişisel koşturması arasında yönünü biraz daha Geffen'e doğru çevirmiş gibi görünüyor. İşin gerçeği, hikaye biraz da başından belliydi; zira Geffen'in uluslararası olma isteği ile Wilson'ın farklı proje deneyleri kesişti denebilir. Bu noktada Wilson'ın Blackfield hakkındaki yorumları da fikrimizi doğrular nitelikte: "Porcupine Tree hiçbir zaman 3 dakikalık pop şarkılarına odaklanmadı. Blackfield büyük ölçüde bilinen, klasik pop şarkılarından oluşuyor. Porcupine Tree her zaman kompleks, uzun şarkılar üzerinde durdu, poptan beslenmiştir mutlaka ama hiçbir zaman bunun üzerine kurulmadı. Aviv sert müzikten pek hoşlanmıyor. Biz de orta noktada buluştuk ve melankolik bir iş üzerine yoğunlaştık."

İlk iki albüm, Blackfield I (2004) ve Blackfield II (2007) gelişimleri açısından farklı hikayeler bulunduruyor bünyelerinde. Wilson'ın "konsept albüm" alışkanlığı Blackfield'da da ana öğelerden biri. Üç albümün de ortak özelliği hüzün ve dinginlik. Piyano ve bol efekt ile destekledikleri melankolinin her albümde kendini baştan sona dinlettiğini söylemek yanlış olmaz. Bunu dinleyiciyi yormadan, boğmadan yapabilmek önemli olan kısım sanırım. Genel olarak oldukça basit bir grup Blackfield şarkılara bakıldığında; ancak tekrar yapmaya başladıkça yakalanan detaylar ilgi çekici. Steven Wilson, müzik matematiği konusunda bir dahi ve bu üç dakikalık pop şarkılarını kusursuz hale getirmeyi başarıyor her seferinde. Porcupine Tree takip edenler, ilk iki Blackfield albümü ile üçüncüsü arasındaki farkı daha kolay sezecektir; zira Opeth'in yeni albümü Heritage'ın prodüktörlüğü, solo projesi ve Blackfield koşuşturması arasında bu albüme yalnızca bir şarkı vermiş Wilson. Geffen'in, ayrı ayrı hikayeleri olan şarkılarının grubun ekseninden farklı bir yerde olduğunu söylemek pek mümkün değil. Kısacası tarafların ikisi de buluştukları noktayı iyi kavramışlar gibi görünüyor.

Müzikleri etiketlemeyi hiç sevmem -saykodelik progresif death tangocu metal gibi üçüncü sınıf "dönemsel müzik dinleyicisi" tabirleri de genellikle canımı sıkar. Yine de taraf olmayı seven 16-24 yaş arası etiket meraklıları için minimalist progresif rock ipucunu vereyim. Melankolik-Melodik Rock olarak da tanımlanabilir sanırım. Albümü dinlerken daha önce dinlediğiniz birçok grubun başka bir grupla bir araya geldiğini düşünebilirsiniz. Ya da sevdiğiniz, tarzlarını, riffleri benzettiğiniz spesifik bir grubun çok daha hüzünlü bir havaya büründüğünü düşünebilirsiniz.

Bir sonbahar-kış grubu Blackfield. Mevsimin getirdiği çaresizliklere, migrenlere ilaç olabilecek cinsten. Yeni bir şeyler denemek isteyenleri yormadan mutsuz edebilecek, özel bir grup.



Discography:
Blackfield - 2004
Blackfield II - 2007
Welcome To My DNA - 2011
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

3 yorum:

Kaan Kavuşan dedi ki...

grubun şarkısını beğendim.

etiket konusu aslında zorunluluk oluyor. çünkü yazının başında dediğin gibi o kadar çok grup/sanatçı var ki herkes (hatta ben de) bir etkilendirme ihtiyacı duyuyorum anlatırken ve dinlemediğim bir grubu okurken. (Melodik rock güzel sınıflandırma olmuş :))

ellerine sağlık.

Can dedi ki...

3 dakikayı ayırıp dinlesin abi onun yerine :) Daha kolay olur hayat. Kendimizi bir "genre" ile sınırlandırmamak gerek.

Koyduğum şarkı ilk albümden. 3 albümün de benzer şarkılardan oluştuğunu söyleyebilirim, iyilerdir.

Kaan Kavuşan dedi ki...

Bir şarkıyla çözülmez be abi her grup :) yelpazesi çok geniş olan gruplar var.