Philip K. Dick "Bir Bilimkurgu Yazarının Kısa Ve Mutlu Yaşamı" -1976-


Dostlarımla şunları bilmeleri için konuşmak istiyorum: 1. Başıma geldiğini duydukları tüm o korkunç şeyler gerçekten de başıma geldi. 2. Yine de iyi durumdayım. Şubat ayında kalp krizi geçirdim. İlk yardım ekipleri geldiler -o sırada evde yalnızdım- her şey televizyondaki Emergency programına benziyordu. Telefon açtıktan iki dakika sonra evime ulaştılar, kısa süre sonra önemli yaşamsal belirtilerimi izliyorlardı, ardından da şehir hastanesinin Kalp Yoğun Bakım Ünitesi’ne kaldırıldım. Daima pembe giysiler giyen Beth isimli bir hemşireye aşık olup ona espriler yaparak yaşamla ölüm arasında gidip geldim.

Ancak bunu tamamen iyileştiğimi anlatmak için yazıyorum, ama elbette kaldırıldığım hastanenin Şehir hastanesi olduğunu gösteren 2000$’lık faturayı görene kadar iyiydim;param yoktu. Orange County’deki hastanelerin hiçbiri beni kabul etmezdi. Tanrıya şükürler olsun ki parasız kaldığında insanı sadece hayatını kurtarmak için hiç soru sormadan kabul eden ve faturayı sonradan gönderen bir hastane var diye düşünüyorum. Ancak…

On-bir gün sonra iyileştiğim zaman cebimdeki kırk sent ve evdeki birkaç parça dondurulmuş yiyecekten başka hiçbir şeyim yoktu. O ayki toplam gelirim dokuz dolardı. Mart ayında da durum bundan iyi değildi, Nisan ortasında ise Kamu Hizmetleri Kurumu elektriğimi kesecekti. Temsilcim, Tanrı onu korusun, bana ödünç para verdi, işte burası o sırada kafamı meşgul etmeyen bir şeyi söyleme istediğim yer ama daha sonra bunu bir dostuma anlattığımda bunu gerçekten komik bulmuş ve “bu, sanatçının durumunu, daha önce özetlendiğini duyduğumdan çok daha iyi özetliyor” demişti. Fransa’daki telif hakkı ödemelerinin çeki temsilcime gönderilmişti ama hala postadaydı, ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek için umutsuzca telefon açtım, çünkü paranın büyük kısmı bana aitti. Çek, önceki gün ulaştı. Temsilcim sesimdeki korkuyu, titremeyi duyabiliyordu. Çocuklarımın nafaka ödemelerini 3 ay geciktirmiştim, temsilcim tuhaf sakinlikte bir tonla, “Biliyorsun, Phil, sen dünyadaki en saygın yazarlardan birisin” demişti. Onu dinlemekte zorlanıyordum, tek bildiğim Jim Croce’nin bir şarkısında söylediği gibi, nafakayı ödemediğim için bir ayımı Orange County hapishanesi’nde geçirmek istemediğimdi.

Vurgulamak istediğim şey, dünyadaki en saygın yazarlardan biri olduğum ya da temsilcimin böyle söylediği veya düşündüğü değil ama yirmi-beş yıllık profesyonel bilimkurgu yazarlığı kariyerime rağmen hala, eğer faturaları ödemezsem, gazımın ve elektriğimin kesileceğini anlatan tebligatlar alıyor olmamdır. Peki tüm bunlar ne içindi? Geçenlerde Barry Malzberg’in F&SF (Fantasy and Science-Fiction-saygın bir bilimkurgu dergisidir) için yazdığı bir makaleyi okudum, makalede yazar, bilimkurgu’dan artık tamamen vazgeçtiğini, çünkü sadece kendisinin okuduğunu söylüyordu; bu, hayatımda duyduğum en büyük şikayetti. Yirmi-beş yıllık yazarlık maddi durumu garanti altına almak için bana ne verdi peki? Önümüzdeki Ocak (1977) ayında Doubleday tarafından satışa sunulacak bir kitabım (Karanlığı Taramak) var, bunun şimdiye kadar yapmış olduğum en iyi çalışma olduğuna inanıyorum. Roger Zelazny ile bir iş birliğim var ve bu yıl piyasaya çıkıyor, romanın adı Deus Irae (1976)-Rolling Stone dergisinin6 Kasım 1975 tarihli sayısında Paul Wiliiams tarafından yazılan benimle ilgili uzun bir makale vardı (“The Word of Philip K. Dick”)-, geniş bir çevrede tanınmamı sağladı ve (işte geliyor, hazır olun) evet, turnayı gözünden vurmama az kaldı. Anahtar sözcüğümüz: az kaldı. Yani, Godot’yu beklemenin bir başka hali; küçük çocuk şöyle der; "Bay Godot bugün gelmeyecek ama yarın eksinlikle burada olacak." Ancak ben, yani eğer bana kalsa, derim ki:”bir şey değişecek mi? Bu sabah kalktığımda elektriğim hala açık olacak mı?” korkusuyla yirmi-beş yıl boyunca titremiş olmamı telafi edecek mi?

1972 yılının başlarında bir gün eve geldiğimde Kamu hizmetleri şirketi’nin elektriği kesmiş olduğunu gördüm, sigorta kutumun üzerine bir asma kilit yerleştirmişlerdi. Evde alet çantam vardı, aletlerimi çıkardım, asma kilidi kesip elektriği tekrar açtım. Teknik açıdan bu suçtu ama Kamu hizmetleri şirketi çalışanları buna o kadar şaşırmışlardı ki, bu şekilde idare etmeme ses çıkarmadılar. Ertesi gün ödemelerimi yaptım ama, aslında o kutuyu keserseniz hapse girmeniz kaçınılmaz olur. Bunu korkularımın sadece nevrotik olmadığını anlatmak için yazıyorum. O sırada yaşadığım ev, ipotek altına alan finans şirketi tarafından geri alındı. Bu yüzden yaşadıklarım gerçek, ve geçerli korkular. Buraya, Güney California’ya taşındıktan sonra yine her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldım; arabam, evim, mobilyalarım yoktu. Yine bir gün uyandığımda elektriklerim kesilmişti. 1973 yılının başlarında zatürre yüzünden burada yatağa düştüm, telefonum ve doktora gidecek, ilaç alacak param yoktu-bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü yatağımda iki büklüm olmuş yatarken (bu yüzden de nefes alabiliyordum) Bay Ölüm yatak odamda geziniyordu. Ciddiyim. Keskin hatlı, modern polyester bir takım elbise giymişti ve bir el çantası taşıyordu, ilkokuldaki çocuklara verdiğimiz türden basit bulmacaları ortaya çıkarmak için çantasını açmıştı. Bulmacaları çözemedim, Bay Ölüm de bana “benimle gelebilirsin” dedi. Bir tepeye uzanan, ağaçlıklı ve kıvrımlı bir yol gözümün önünde belirdi, yol bir tür sanatoryuma benzeyen güven verici kocaman bir eve ulaşıyordu (şaka yapmıyorum). Bana, “seni oraya götüreceğim, yaptığım bu testler beyninin tamamen harap olduğunu ispatlıyor, yani artık dinlenebilir, oradaki tepede sonsuza kadar kalabilirsin” dedi. İçimin büyük bir neşe ve huzurla dolduğunu hissetmiştim. Ancak, genç ve güzel eşim tam da o sırada beni kontrol etmek için yatak odasına girdi. İşte o zaman kiminle konuştuğumu anladım ve ondan sonra iyileşmeye başladım.

Şimdi yazdıklarımın abuk subuk şeyler olduğunu söyleyeceksiniz, ki öyle olduğu da beklenmeli zaten, bir konusu yok ama yazarının kafası var ve bu kafa da abuk subuk yazılar üreten -hatta biraz da karmaşa ortaya atan- saçma sapan bir kafa olarak bilinir. Amacım ne? Amacım: 1. Yirmi-beş yıllık özverili bir yazarlık dönemi, şimdiye dek bana hiçbir parasal güvence sağlamadı. 2. En iyi eserim olduğuna inandığım son eserim, Karanlığı Taramak’ın da bu korkuyu engellemediği bir gerçek. 3. Şaka yapmıyorum. Beni bilimkurgu yazarlığından vazgeçmeye zorlamak için bunlardan daha fazlası gerekecek. Bilimkurgu yazarlığını seviyorum. Şu anda To Scare The Dead isimli bir şey üzerinde çalışıyorum ve şimdiye dek binlerce kelimelik notlar aldım. Bu çalışmam da bana parasal bir güvence sağlamayacak. Köşede bekleyen iyi talihle hiç karşılaşamayacağım. Bu günlerde tekrar hastaneye gideceğim, çok hastayım, iyileşeceğimden ve bir başka 2000$’lık faturanın adresime gönderileceğinden hiç şüphem yok. Ya öderim ya da hapse girerim. İnsanın içinde bazı mantıksız güdüler var. İnsanlar, çoğunlukla espriyle karışık, bana “neden doğru düzgün bir iş bulmuyorsun?” diye soruyor ama bu her zaman komik olmuyor, aynı soruyu ben de kendime arada sırada soruyorum. O, (aynı ifadeyle:iyi talih) her zaman yolda olacak ama hala buraya varabilmiş değil; temsilcim her zaman bana yardımcı olacaktır (onun Scott Meredith olduğunu belirtmem gerekir, yirmi-beş yıldır birlikte çalışıyoruz, 1973 yılında oğlum Christopher doğduğu zaman Scott ona görüp görebileceğiniz en güzel gümüş bebek çıngırağını göndermişti)- sanırım evrende sonsuz sayıda gerçeklik var, elbette, bana çekici geleni William Faulkner’ın da Nobel ödülü konuşmasında büyük bir heyecanla söylediği gibi, çukura ne kadar düşerse düşsün insanın çabalamaya devam etmesidir. İnsan yıkıntıların içinde bile plan yapmaya ve düzen kurmaya devam edecek, sesinin melodisi duyulacaktır.

İşte geçenlerde benim de başıma bu geldi; birkaç yıl içinde, üç kez hastaneye yattım (bir de zatürre geçirdim), aylarım fakirlik içinde geçti… ve bir gün, zor günlere sakladığım eksiksiz Unknown ( 1939-1943 yılları arasında yayımlanan bilimkurgu öyküleri dergisi) ve Unknown Worlds ( 1970’lerde Marvel Comics tarafından yayımlanan bilimkurgu çizgi-romanları) koleksiyonlarını kiramı ödeyebilmek için kutulayıp satmak zorunda kaldım, AMA;

Bilimkurgu yazarlığı işinde gerek yüz yüze, gerekse telefon konuşmaları veya gelen mektuplar aracılığıyla dünyadaki en iyi insanlarla tanıştım. Örnek olarak ilkokul çocuklarını, geçen hafta tanıştığım Oaklandlı güzel bir siyah kızı, bugün tanıdığım Batı Almanyalı adamı sayabilirim. Dün, mesela, sadece benimle tanışmak için bu ülkeye gelen İsveçli’yle yazıştım (bu biraz egoistçe görünüyorsa özür dilerim ama gerçek bu, olay 1971’de olmuştu ve hala birbirimize mektuplar yazmayı sürdürüyoruz; adı Goran Bengston; ismini fanzinlerde görmüş olabilirsiniz). Şimdi daktilomun tanında duran devasa ve dağınık kitaplığı inceliyorum. Yüksek lisans tezini benim üzerime yapan bir kız vardı.

İşte buldum, bir mektup daha. İade adres şöyle:
BÖLGE SAVCILIĞI BÜROSU

Yüreğim eski, çok eski bir korkuyla küt küt atarken ne demek istediğimi anlayabilirsiniz;
"Değerli Carl [Scintillation editörü]

Sana yazdığım yirmi-beş sayfalık kısmın şimdiye kadar sana ulaşmış olması gerekir. Tabii, karbonu Almanya dışına, benden bir ricada bulunan ve Roger Zelazny’nin ve benim hazırladığımız yeni roman Deus Irae’nin bazı fragmanlarını daha önce kendisine ulaştırdığım Uwe Anton’a göndermeye karar verdim (Anton bir PKD baskısı için derleme yapıyor). Almanya’da basılacak beş sayfaya eklenecek üç sayfayı daha bugün tamamladım, ama sonra “hay aksi” dedim. Sayfalardaki karbonları neden göndermiyorum , böylece belki Phil’in bu sayfaları özellikle Almanya baskısı için neden hazırladığını açıklayarak onları eklemek istersin… aslında bunları bu sayfalarda başka bir dille ben de anlatıyorum. Sana bağlı. Her halükârda, sana Mayıs’ın ilk günü postaladığım başlıksız bölümün ilave sayfaları da bu mektupta var, basıp basmama kararını saygıyla karşılarım. Şimdi aklıma geliyor da, bu türden şeyleri ABD’dekilere değil de, yurt dışındakilere söylemek beni ürkütüyor. Mektup ekini okuduğunda ne demek istediğimi anlayacaksın."

Bu, Birleşik Devletler’de basılması için yazılan bölümü sonlandırıyor, ama Alman dostlarım bir-iki söz daha söylemek istiyorum (takip eden açıklama ABD baskısında da yer almıştır).

Nixon despotluğuna karşı çıkan bizleri zorba idareciyi başkanlıktan çekilmeye zorlamak için 1974 yılı boyunca, kendimizi tükettiğimizde ertesi yıl, anladık ki, bunun altında daha büyük bir yetki suistimali ve özgürlüğe karşı bir tehdit yatmaktaydı:kırklı yıllardan beri iş başında olan bir gizli polis teşkilatı vardı ve Amerikan vatandaşlarına karşı uyguladıkları yasadışı faaliyetleri tamamen gözden uzaktaydı. Doğrusu, Flow My Tears , The Policeman Said romanında tasvir ettiğim polis devletine çok benzeyen bir şey gerçeğe dönüştü ve bu da hepimizi hayrete düşürdü. Böyle bir olayın ellili yıllarda, 1953’te olduğunu hatırlıyorum; iki FBI ajanı beni ziyarete gelmiş ve o dönemde Berkeley Üniversitesi’nde öğrenci olan ve politik alanda aktif olan insanlarla –öğrencilerle- tanışıklığı olan eşimi ispiyonlamamı istemişlerdi. O zamandan beri bu gizli siyasi polis teşkilatı gelişti.

Zorbalık olduğunu düşündüğümüz idareyi iktidardan indirmeye başladığımız 1974 yılı yine de heyecan verici bir dönemdi… ama ondan daha büyük olanını bulduk, bu gerçek anlamda kovmayı başaramayacağımız istihbarat örgütüydü. Amerikan halkı bu zorbayla mücadele isteğini kaybetti; mücadele çok uzadı, artık yorgunuz. Yorgunum. CIA ve FBI açığa çıktığında bunlara inanmamıştım. Ne yapabilirdim? Kim ne yapabilirdi? Bu özellikle tek bir şeytani devlet başkanı sorunu değildi, Franklin Roosevelt’ten itibaren bütün başkanlar, hatta Kennedy gibi kahraman olarak görülenler bile kötüydü. 1974 Ağustos’unda Nixon istifaya zorlandığı zaman, özgürlük sadece sınırlı bir zafer kazandı, siyasi polis teşkilatı hala yerinde duruyor ve durmaya devam edecek ve biz bu konuyu oylarımızla sorgulayamıyoruz. Şahsen ben vazgeçtim, gazetelerimizin dediği gibi pek çok Amerikalı da vazgeçti, yani bir anlamda çaresiz durumdayız. Elbette Bilgi Edinme Hürriyeti Yasası uyarınca Sovyetler Birliği’ne gönderdiğim mektubumu açıp fotoğrafladığını CIA’ya itiraf ettirmeyi başardım, aynı şekilde FBI’ın hakkımda düzenlediği dosyayı ya da en azından bir bölümünü elde ettim; dosyanın kalanını almak için mahkemeye gitmem gerekmişti. İşte bu noktada, belki de bir tesadüf eseri kalp krizi geçirdim, sanki vücudum artık pes etmişti. Sanki vücudum “Artık yeter, beyhude bir çaba” diyordu. Artık otuz günlük süre de sona erdi; mahkemeye gidemem. Belki böylesi de iyidir. İlerleyen yaşım, endişelerim, ama daha çok da bu ülkede uzun zamandan beri var olan gizli siyasi polis teşkilatının muazzam kötülüğünün, yaptıkları tüyler ürpertici kötülüklerin (mesela benim için bir kahraman olan Dr King’e yaptıkları gibi) keşfi –ve gerçekliği- yüzünden, belki de özgürlük savaşçısı olduğum günler artık sona erdi.

Kişisel açıdan, 1974 yılının Mart ayında Nixon’ı görevden almaya Tanrı’nın bizzat kararlı olduğuna dair çok güçlü bir kanaatim vardı. Tanrı’nın aracılık etmesi bir kenara dursun, pek az arkadaşım Tanrı’ya inanır. Bu konudan Fransa’daki Robert Laffont yayınevi’nin sahibi Marcel Thaon’a bahsetmiştim ve o da Gökteki Göz romanımın onlar tarafından yapılan baskısına eklenen bir makale yazdı:

Nixon yönetiminin gizli saldırganlığının yanında Watergate olayının teşhir ettiği insanları ne derece etkilediğini insan anlıyor, o dönemde Klein’ın dediği gibi, Dick ancak kurulu düzenin –örneğin bir sivil itaatsizlikle- yıkılmasının onların gücünü frenleyebileceğini ileri sürmektedir. Bunun yanında Tanrı’nın da Nixon’dan bıktığını ve onu gözden çıkardığını düşünerek politikayı ve dini bir kez daha kaynaştırmaktadır."

Bunları Amerikalı dostlarıma değil, Alman arkadaşlarıma yazıyorum çünkü tıpkı benim gibi Amerikalı arkadaşlarım da artık savaşamayacak veya endişelenmeyecek kadar bıkmış haldeler, Nixon’ı iktidardan indirmek için muhteşem bir savaş verdik ama sonra enerjimiz tükendi. Belki de, samimiyetle inanıyorum ki, o enerji bize ilham veren, bizi harekete geçiren ve bizleri savaşa gönderen Tanrı’dan gelmişti. Peki ya şimdi? Aylar süren bunalım bizlerin, yani eylemcilerin üzerine çöreklendi. Televizyonda Senatör Frank Church (Tanrı onu korusun) ABD istihbarat servislerinin de KGB kadar kötü bir hale geldiğini söyledi. Ach Weh (Alm. “Ne kadar acı”).

Bu nedenle, yazmayı sürdürdüğüm romanımın [en sonunda Valis (1981) adı açığa kavuştu] politikayla hiçbir ilgisi yok; kitap Milattan Sonra 1. Yüzyıldaki esrarengiz dinlerle ve insanın Cennetten Kovuluşu’ndan önce sahip olduğu melekelerin yeniden kazanılması ile ilgili ne keşfettiğini anlatmaktadır (Calvin insanın bir zamanlar “elinden kayıp gitmiş olan olağanüstü melekelere” sahip olduğundan bahsetmiştir, bu bir romanın özü olması anlamında beni son derece etkiliyor). Ancak artık aktif politikanın içinde değilim ve bu yazarlığımda da görülecektir. Üzücü bir durum ama artık yaşlanıyorum; yaşlanıyorum. “Düzenli” toplumla aramda henüz barış sağlayamadım ama aynı zamanda çok güçsüzüm, hastalık ve korku beni çok yıprattı, iki yakamı bir araya getirmek içinde bir şeyler yapmak zorundayım; yani su, gaz ve elektrik faturalarımı ödemekten bahsediyorum. Belki sonunda beni yakalayacak olan gizli siyasi polis teşkilatı olmayacak ama tamamen siyaset dışı bir suç olan çocuk nafakamı ödememek yüzünden bölge savcısı beni tutuklayacak!

Yine de… belki Tanrı geri dönüp zamanı geldiğinde savaşmamız için dönüp yine bize ilham verebilir. O günü tüm kalbimle bekliyorum. Gelişi uzun sürecek mi acaba? Wenn kommst du mein heil… Ich komme dein Teil (İlahi kurtuluş müjdem ulaştığında… Ben de senin nasibin olarak geleceğim). Aynı anda kendime “Hab’Mut” (Cesur ol) diyorum.

(Aşağıdaki mektup Scintillation isimli fanzinin editörüne gönderilmiş ve ilk kez bu dergide yayımlanmış olup, sonsöz olarak eklenmişti)

"Sadece son iki gün içinde iki farklı makale okudum, biri Rolling Stone dergisinde, diğeri ise 17 Mayıs 1976 tarihli New Yorker’ın başyazısı. Bu yazılar sana gönderdiğim son üç sayfada ifade ettiğim korkularımı öyle dehşet verici biçimde destekliyorlar ki, senin dikkatini de çekmek istiyorum. Umuyorum ki sen de okuyucularının dikkatini çekersin. Rolling Stone’daki yazının başlığı ise “Hughes-Nixon-Lansky Bağlantısı: CIA’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan Watergate’e uzanan Gizli İşbirlikleri”, yazan Howard Kohn. Bir göz at.

Neyse, akıl almaz bir şekilde Nixon’ın CIA tarafından iş başına getirilmiş olabileceğini ileri sürüyor, çünkü sızan bütün bilgileri Washington Post’tan Bob Woodward ve Carl Bernstein’a veren “Derin Gırtlak”ın CIA’nın gölge adamı Robert Bennett olduğu ortaya çıkıyor… üstelik Woodward ve Bernstein bunu hiç fark edemediler. Bilmecede Woodward ve Bernstein’ın üzerine hiç eğilmediği son derece önemli parçalar varmış gibi görünüyor."

Carl, sanırım eski bir hikayeyi yeniden dinledik; örtbas edilenin ortaya çıkarılması da aslında bir örtbas etme çabasıydı! Rolling Stone’daki yazının işaret ettiği nokta gerçekten dehşet verici ve Woodward ile Bernstein’ın ulaştıkları bilginin çok ötesinde. “Watergate” olayının bu iki gazetecinin de ortaya çıkardığı gibi CIA tarafından yapılan bir yanlış yönlendirme olduğuna inanır mısın? Akıl alır gibi değil.

(Underground Poetix 4. sayıdan aktarılmıştır)
Yazan: Philip K. Dick.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: