Metropolis ve Sinemada Distopyanın Başlangıcı


Fritz Lang'ın bu klasiği tam 1927 yılında çekilmiş fakat döneminin çok ötesinde bir film olduğunu söyleme gerek bile yok. Çünkü ne zaman ki distopya dense, distopya hakkında bir şeyler yazılıp çizilse Metropolis'in adı geçer. Distopya türünün sinemadaki ilk örneği olan Metropolis, sessiz film döneminin en pahalı örneklerinden birisi. Film için yaklaşık 7 milyon Reichmark harcanmış. (200 milyon dolar) Önce senaryo olarak Fritz Lang'ın eşi Thea von Harbou tarafından yazıldıktan sonra, iki sene içinde kitaplaştırılmış, ilk gösterimi ise 1927'de yapılmış. Metropolis adı ise Antik Yunanca'dan geliyor. Metro büyük, polis ise şehir demek. Yani Büyük Şehir.

Efekt olarak (aslında maket ve çizimlerden oluşuyor) çağının çok ilerisinde, böyle bir görsellik beklemiyordum gerçekten. Set tasarımları başarılı. Lang'ın şu günde bu filmi çekmiş olabilme şansı olsaydı kim bilir neler yapardı. Kim bilir neleri düşünmüş ama teknik imkansızlıktan yapamamıştır diye düşünmeden edemiyor insan.

Metropolis hepsinden önce metin olarak çok başarılı. Kapitalist düzenin hakim olduğu dünyada "Dünyanın evlâtları" Metropolis denilen refah dolu gökdelenlerle kaplı şehrin, "zevk bahçeleri"nde yaşamakta. Zevkli işleri yapıp, spor ve güzel kızlara kur yaparak günlerini geçirmekte. Bu sırada yer altı şehrinde Metropolis'in devamlılığını sağlayan makineleri kullanan işçiler ise canları çıkana kadar çalışmakta. Makineler hiç boş kalmamakta. Bu iki toplum birbirinden olabildiğince kopuk yaşamakta. Ta ki bir gün yer altından bir azize, Azize Maria (Brigitte Helm) çıkıp, Metropolis'te gününü gün eden Freder'e (Gustav Fröhlich) yer altında çalışan kardeşlerini hatırlatana kadar. Metropolis'in yöneticisi Jon Fredersen'in (Alfred Abel) oğlu olan Freder böylece yer altına azizeyi görmeye iner ve olayların boyutunu, işçilerin acısını görür. Maria ise hep eller ile beyin arasındaki arabulucudan bahsetmektedir. Otoriter baba ile vicdanlı oğulun gizli çekişmesiyle işçiler ayaklanır fakat arabulucu efsanesinde bahsedilen adam Freder, arayı bulmak zorundadır. Bu sırada ise çılgın bilim adamı Rotwang ise makine-insanı yaratmıştır ve o da Azize Maria'nın kılığına girerek enrikanın içine dahil olur.


Alman dışavurucumculuğunun yaygın görüldüğü dönemde Fritz Lang'ın filmi de oldukça dışavurumcu bir şekilde başlıyor fakat ilerledikçe, daha çok fikir yürüten bir metin hâlini alıyor. Geçmişin mitlerine ve dini metinlere de oldukça gönderme yaparak daha kompleks bir hâl alıyor. Özellikle günahın vücüt bulmuş hali Makine Maria'nın egzotik dansları zamanın muhafazakarlığı göz önüne alındığında oldukça cesur. Politik söylemi için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Liberal bir devlet olan Weimar Cumhuriyeti (Alman İmparatorluğu'nun I. Dünya savaşı sonrası ismi) döneminde çekilmiş olması, sanayi devriminin kötü sonuçları ve işçi hakları üstüne fikir yorması pek tabi herkesi sevindirmemiştir. Robot şeklinde fabrikaya giren işçiler çok güzel bir sergilemdir, günümüz için bile. (36 bin figüran kullanılmış) Film bir yandan Marx'ın sınıf çatışması fikrini dikkate alırken, bir yandan da devrimlerden korkmakta ve daha yumuşak bir geçiş süreci aramakta. İşçi kitlelerinin din tarafından (Azize Maria) sürekli yönlendirilmesinin olumlu gösterildiği, din olmazsa günaha ve linç kalabalığına dönüşeceği (Makine Maria onları kandırdığında yakıp yıkmışlardı), patronla işçinin arasının bulunması, işçinin emir alır durumdan hiç çıkamaması, elbette oldukça tartışılır konular ve tamamen Sosyalist bir metin bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Ana mesajında devlet adına, işçilere çalışmayı, patronlara/yönetenlere ise daha adil çalıştırmayı öğütlüyor. Aradaki uçurumun kapanmasını öneriyor. Yöneten ve yönetilen ayrımının ise her zaman olacağına inanmış büyük ihtimalle. Fakat Fritz Lang daha sonra yaptığı söyleşilerde, filmi çok sevdiğini, ama sonunu hiç sevmediğini, senaryoyu yazan eşinin ve stüdyonun görüşlerini yansıtmak zorunda kaldığını söylemiştir.

İşin seyir zevki yanına gelirsek, filmin izlenmesi gerçekten zor. Gerek alışkın olmadığımız fazla oynanmışlık (abartılı oyunculuk-overacting) olayını üçe katlamış performanslar, gerekse bu durumun abdürd bir görüntü ortaya çıkarması ve tabiî ki filmin sessiz ve de uzun süreli olması bunlardan sadece birkaçı. Buna rağmen ilk uzun metraj bilim kurgu filmini, ilk insan şeklindeki robotu (C-3PO'ya oldukça benziyor), abartılı oyununa rağmen (ki sessiz sinemada abartısız oynamak kaçınılmaz) Freder'i canlandıran Fröhlich'i görmek için, senaryonun anlattıklarını tartmak için izlenebilir. Hatta içindeki sembolik göndermeleri yakalamak için de. (Pentagramlar, Moloch, Babil Kulesi)

Ve son olarak Hitler'in bu filmi sevdiği, bu yüzden propaganda bakanı Joseph Goebbels aracığılıyla Lang'a  birçok propaganda film sipariş ettiği bilinmekte. Buna karşın Fritz Lang'ın Nazi karşıtı olması, bu yüzden teklifi reddetmesi ve Amerika'ya göçmesi hiç şüphesiz bu hayallerin gelişimini engellemiştir. 1933 yılında da Nazi Partisi üyesi, bu filmin de senaryo yazarı olan Thea von Harbou'dan ayrılmıştır.

Sayısız göndermeye sahip bu filmi edinirseniz, mutlaka izleyin. Ama iki günde, ama üç günde. Zamanının ne kadar ötesinde bir hayal gücü ve becerikliliği olduğuna şaşıracaksınız. İlk kez film-noir ile Bilimkurgunun iç içe girmesine şahit olacaksınız. Esin ve ilham verdiği yüzlerce filmden sadece birkaçı ise şunlar: Frankenstein, Blade Runner, Dark City, Brazil...

  • Orijinal adı: Metropolis
  • Türkçe adı: Metropolis
  • Yönetmen: Fritz Lang
  • Yapım yılı: 1927
  • Oyuncular: Gustav Fröhlich (Freder), Alfred Abel (Jon Frederson), Brigitte Helm (Maria / makine-insan), Rudolf Klein-Rogge (Mûcit C.A. Rotwang), Theodor Loos (Josephat), Heinrich George (Grot, Kalp Makine'nin koruyucusu)
  • Tür: Bilimkurgu
  • Yapım: Almanya
  • Dil: Sessiz / Altyazılar: Almanca
  • Kişisel Puan (Kaan Kavuşan): Sadece senaryo metnine not veriyorum. (4 iyi) Gerisine not vermek haksızlık olur.

Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: