Ömer Kutluoba: "Hoşça Kal Çavuş"


HOŞÇA KAL ÇAVUŞ
Yazan: ÖMER KUTLUOBA

  Bingöl’ün yıkık binaları arasında yürürken sağ gözü kırpıldı. Uzaydan gelen bir toz tabakasının oyunu. Korkunç bir dünyaydı bu, biliyordu. Nefesini tutup, çarşının sonlandığı caddeyi geçti. Yeni bir caddenin başladığı yerde havada asılı duruyormuş hissi veren bir cami vardı. Caminin ayakları altında Bingöl’ü ikiye ayıran vadi bozması bir boşluk ve tuhaf koyulukta bitkilerin dizildiği bir yoğunluk alçısı, yoğunluğun boşladığı yerde ise toprak bir futbol sahası. Sahanın ortasında inekler dolaşıyordu. İnekler 4-5-1 düzeninde otluyordu. Kaleci inek ortalıkta yoktu.

  Caminin taşlığından kayıp, uçurumun ucundaki bir kahvenin çatısına kondu. Sonra kıvrak bir hareketle yere indi. Bir çay için işaret çaktı, yere yakın hasır taburenin canı acıdı o an. Güneş kadar yoğundu doğunun çayı. Kuralı bozuk bir oyundu bu. Kuralsız demiyorum bak. Kuralı bayatlamış, küflenmiş belki de sararmış. Ham maddesi neyse o yönde yaşlanmış.

  Çay yanında dört şekerle birlikte geldi. Van’da uyuduğu uykuyu düşündü. Rüyasında kızıl saçlı bir kız, duvarları camdan bir hastanenin içinde koşuyordu. Her duvara çarptığında burnu kanamaya başlıyor, sonra kafası, sonra da gamzeleri… Bozuk parayı yere tokuşturdu, sesini içine çekip kustu. Gölgelikte kestiren kaleci inek ona baktı. Yüreğini dağlıyordu insanların acıları. Daha önce insan olmuştu ve bu hiç hoşuna gitmemişti. Kusmuğun arasından bozuk paraları ayırıp boşalttığı taburenin üzerine koydu.

   Diyarbakır’ın havası aydınlık olmasına rağmen hep karanlık; insan bir çukurdaymış gibi hissediyor kendini. Çıkınca ovaların yeşili yükseliyor. Hiç görmediğin bir yeşil, hiç geçemediğin dağlar. Denizin dibi sanki. Sanki bir kaya balığısın tüm denizlerden bağımsız. Şimdi sürtünme zamanı.

   Yaşlı adam “sorun ne” dedi. Sorun siyasiydi. Feodal yapının oy sandıklarına gizlenmiş cehaleti onları seçtiriyordu. Bir ağa eşittir bin oy. On bin oy ise domuzun nehirleriydi. Silahlılar sadece görüntüyü cilalamakla meşguldü. Kepin engellediği güneşsizliğin izlerini, saçlarını öne yatırarak örttü. Sorun siyasiydi. Dev bir domuz Akdeniz’e banılmış gözlerini emiyordu.

   Çocuğa para verdi; “minibüs kalkınca çağır beni, indireceğin zamanı da belle, kimliksizim.” Çocuk hiçbir tepki vermedi;  insan konuşmayacaksa da başını sallar değil mi?

  Geçen akşamki yemeğini düşündü. Güneş hiç batmıyor gibiydi. Nasıl bir akşam bu. Minibüs çalıştı. Toz kalktı. “Beden”den ayrılıp dışa çıktı. Surlar kapanıyor sanki. Eve yaklaşıyor sesim.

  Malatya’da binalar tersten yapılmış gibi. Üçüncü kat giriş, giriş üçüncü kat. Zorla yaşıyor çölle tehdit edilmiş nefesi. Biri zorluyordu yaşasın diye, hiçbir sebebi yoktu. Havalimanına ulaştığında kendini tanıyamayacak durumdaydı. Gözlerini kapattı.  Tekrar açtığında İstanbul’daydı. Yaklaşık dört senedir uyuyamıyordu. Doktora gittiğinde duvardaki soyut resmin ters asıldığını fark etti. Kalkıp düzeltmek istedi ama daha önemli bir görevi vardı: “Kendine bir amaç edinmek.” Doktor onu bir süre dinledi. Sonra; “ben doktorum” dedi.

  "Biliyorum" dedi Çavuş. "Ben doktorum" dedi yeniden doktor. Sonra duvardaki diplomanın çerçevesini kemirmeye başladı. Çavuş hiç sesini çıkartmadan odada oturdu. Nihayet tüm diploma mideye indikten sonra doktor bayıldı. Çavuş deri koltuğun içine sokuşturduğu montu üzerine giyip binadan çıktı.

   "Bu kızla evlenmeni istemiyorum" dedi annesi. "Gözleri boş bakıyor." Çavuş kendine su doldurdu. Su sürahiden müthiş bir sükunette akıyordu. Birazdan yutulup yok olması hiç bir şeyi değiştirmeyecekmiş gibi. Eğer suyun huzurunu içinde hissedebilecekse daha ne olsun!
"Kutsal su, kutsal."

  Babası kepenkleri indirdi. Anahtarı eline bantladı "Bu eli yıkamayacaksın evlat! Diğer elini yıkayabilirsin; ara, sıra."

  Kepengi kaldırdı. İşe aldığı çocuk kollarında söndürüyordu sigarayı. Bu görüntü bir süreliğine çok tanıdık geldi. Çocuğun bir sorunu olabileceği hayal gücünün çok ötesindeydi. Oldukça sıradan bir şeydi kolda söndürülen sigara. Kurma kolunu çekip bıraktı. Devlet evinde bir G-3 bulundurduğunu bilse onun tepesine binerdi. Canına okurlardı Çavuşun. Çavuş bunun farkındaydı ama özlemişti en yakın arkadaşını, namusuna gölgesinin düştüğü metrekarede ihtiyacı vardı.

  Patatesi ezmeye başladı karısı. Gözünün ucuyla ezilen patatesleri süzdü. Balıkların leşleri garaja veya spor salonuna serilirdi. Çoğu çoklu oltalarla çekildiği için genelde bir balık bir topluluğu, bir sürüyü işaret eder. Bir sürü iğnenin tuzundan geriye kalan tek şeydir. Teklikle çoğulun aynı düzlemde buluştuğu ender yerlerden biriydi sandalın altı. Uzun mesafede genelde kaplumbağa, sincap ve seyrek de olsa tilki ve yılan ezerdi. Yılan motora takılmaz, deniz de ruhunu bırakmaz. Bir tilki sandalı sucuğa çevirir tabiri yerindeyse. Sandal yanıp, kızarır-geriye ince bir ölüm kokusu kalır.

  Araç tartıdayken bir sigara içmek için cebe yürüdü. Gece burada kalır, hep saklanır, hep saklanır. Açıklanamayan bir sendromundan mustarip oğlu başına doğru kâğıttan bir top attı. Çavuş yere uzanıp topu aldı. Gazete topu. Üzerinde ABD’nin başbakanı vardı. Ona "kral" derdi çavuş. Osmanlı imparatorluğu gibi özgürlüğü geniş topraklara yaymak için mücadele ediyordu kral. "Çok yaşa kral" diye bağırdı evin içinde. "Çok yaşa kral."

   En yakın arkadaşı (tek arkadaşı) Remzi onu aşağıya çağırdı. Neden cama taş attığını merak ediyordu. Remzi ise neden attığı mesajları okumadığını. Çavuş ilkokulu zor bitirmişti. Teknoloji havandı onun için, silindirin çapı ile uçuşan sineklerin ileriki tepede bırakacağı kan izi. Camı açtı, bahar geliyordu. Sol gözü kırpıldı. Bu kırpılma olayı tanıdık geldi ona, durmadan akan bir çayı anımsattı. Ilıca’da tava yemeden önceki günün sonrasını.

   Maçta tuttuğu rakip aniden yenik durum düştü. Anlam veremiyordu olanlara. Bu yeni teknik adam büyük sözler vermişti lig başı. Üstelik Brezilya'dan gelmişti siyah adam. Siyahı adam kameraya bakıp gülerdi. Dünyanın hakimi gibiydi. "Keşke böyle bir işim olsaydı” dedi dal çavuş. "Kazanırsam iyi, kaybedersem gene iyi.  Her halükarda iyi". Televizyonu kapatıp yatağın altına ilişti. Yatakta yatamıyordu bir türlü. Rahatsız ediyordu yatak onu. Tam uykuya dalmışken dürtüp uyandırıyor, tehditler savuruyor, bazen de küfür ediyordu. O yüzden yatağın altında yatıyordu. Uyandı. Oğlu harçlık için başında bekliyordu. Oğlanın yüzü kan revan içindeydi.

"İlk tıraşım” dedi oğlan "ve sen yanımda yoktu." Altı ayak parmağı vardı çocuğun. Uzaktan bakardı Çavuş onlara. Bir tuzakmışçasına titrerdi en baştaki. Çektiğinde patlayacak bir delilik gibi. Düşüncenin donduğu bir sessizlik hali. Onu aradı hep, göl kenarında oturur beklerdi sessizliği. Ama gelmezdi sessizlik.

  Kahveye indi Çavuş, cebinde yılanlar olan bir adamla tavla atıp yenildi. Sonra mezarlığa yürüdü yağmurda. Güneş gibiydi yağmur ama. Yakıyordu çarptığı yeri. "Bu Annem", Bu Babam," Bu yaşam bizi ayıran. Ölüm yoktu benliğinde. Gerçekliğinle olan mücadelesinden yeni çıkmış, çalıştığı fabrikada düşüncesini yaşlı bir makineye kaptırmıştı.

  İlginç bir yerdi fabrika. Ne kadar silersen sil çıkmazdı kiri. Her leke bir kıta. Her kıta içinde halkların barış içinde yaşadığı bir ütopyaydı. Yere tükürdü Çavuş. Bunu yapmak onu yeniden genç hissettirdi. Zil çaldı sonra. Çayını almak için sıraya girdi. İşinin en güzel yanı bu zil sesiydi, çayı sevmemesine rağmen zili seviyordu. Çay için değil zil için oradaydı sanki. Sıra kendisine gelince çay olmadığını gördü. Lekeli örtünün kapladığı hafif alanı işaret etti. Plastik masa da lekelerden bir şato resmi çizip, sözü boş fincanlara bıraktı. Bunun üzerine fincanlar gülmeye başladılar. Haline gülüyorlardı çavuş'un. Bu onu incitiyordu. Elleriyle kulaklarını kapamak kredi çavuş. Fakat elleri direk ağzına yöneldi ve sonunda sol kolu boğazının içine kadar girdi. Yere kapandı çavuş. Biber gazı gözlerini yakmıştı fakat hattı bozmamak için yerden kalkıp arkadaşlarına katıldı. Ayağınla megafon tutan, kırmızı pelerinli biri "Dağılın!" diye bağırdı. Bu üzerine kol kola girip kalkanlara bir adım attılar. Çavuşun omuzu, iki kalkanın birleştiği yere yaslanmış, barikatı beceriksizce itiyordu. En sonunda hat hak santimlik bir zafer kazandı. Bu arada gökyüzünden bir parıltı gördü çavuş. Islak bir parıltı kaşının bittiği veya duruma göre başladığı yerden sakallarına karışmış, Fırat'ın uyku besleyen susuzluğu gibi akıp zamana karışıyordu. Dizlerinin üzerine kapaklandı. Bunun üzerine coplar sadece sese dönüştü. Fiziksel hiçbir şey hissetmiyordu. Hatta ses bile fizik olmaktan çıkmış, bir anıya, unutulmuş fakat hatırlanma ihtimali olan bir her yaş hayaline dönüşmüştü. Islak parıltı tüm yüzünü kapladı o an. Çavuş tekrar gökyüzüne baktı. Tüm serinliği ile karanlığın taraf tuttuğu bir evren gördü o an. Ucu bucağı ölümdü yaşamın. O an ranzasından kalkıp silahlığa doğru yürüdü. Tüm koğuş uyumaktaydı. Uyuyan silahçının yanından geçip tüfeğini aldı. Şarjörü takıp, kurma kolunu çekti. Tüfeği dik bir şekilde yere yerleştirip, göğsünü bir dayanakmışçasına üzerine oturttu. O orada tüm görkemiyle bir sarı kız önünden geçip koridora çıktı. Hafif ama hisli bir rüzgâr esti, uzaktan bir düdük sesi duyuldu. İlk denemesinde tetiğe ulaşamadı. İkinci denemesinde dizlerini kırarcasına büktü. Bir düdük sesi daha duyuldu o an. Çok susamıştı çavuş. Uzun zamandır hiç bu kadar susamamıştı.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: