Paris'te Gece Yarısı


Midnight in Paris 2011 yılından payımıza düşen Woody Allen filmi. Yönetmen 1994'ten beri senede bir film çekiyor. Tabi 94'te çektiği iki filmi ve 89'da bir proje için çekilen ortak filmi saymazsak yönetmenin her sene film çekme hevesi 1977'ye Annie Hall'a kadar gidiyor. Allen yönetmenliğe başladığı 66'dan beri sadece beş senesini boş geçirmiş 47 filmde kameranın arkasına geçmiş....

Woody Allen'ın mizahının kendine haslığı malum. Çok kör gözüne parmak espiriler olmadan, Hollywood'un abartı ve şâşasından uzak, durumların komikliği üzerinden tebessüm ettiren bir mizaha sahip. Bir Woody Allen filmine, Steve Carrell'ın ya da Jim Carrey'nin oynadığı filmlerdeki yüksek sesle güldüren mizah ürünü olarak bakamazsınız. Ama güldük geçtik de diyemezsiniz, hafızanızın bir köşesinde, eğer o an beğendiyseniz, hoş bir film olarak yer eder.

Meselâ bu filmdeki Rachel McAdams'ın oynadığı Inez karakteri, bana kendisinin de yeterince itici olabileceğini gösterdi. Hem de görsel bir bozukluğa uğramış hâliyle değil, sadece konuşmalarının ve oynadığı karakterin fikrî-zikrî niteliğiyle. Bu bir yönetmenlik başarısıdır kesinlikle. Bu bile filmin aklımda kalmasına yeter. Başroldeki bir diğer isim Owen Wilson, Wes Anderson'un Owen Wilson'uydu. Allen'ın şâşasız, karamsı mizahı bazı yerlerde, Wes Anderson'ın (ki ben birkaç filmi hariç genelde çok keyif alamıyorum) mizahi yaklaşımıyla örtüşüyor. Benzer dedim ama Woody ile Wes arasında çok bariz, çizgi çeken bir fark var. O da Wes'in kitsch ve pastiş mizah arayışına karşın, Woody'nin hikaye anlatıcılığına yatkınlığı. Owen Wilson'a dönecek olursak, Night at Museum ve Shanghai Knights'taki hâli değildi, onu anlatmaya çalışıyordum Wes muhabbetine girerken. Bu hâli daha çok Bottle Rocket'tan bir karaktermiş gibiydi. (belki kendi oynadığı değil ama) Woody Allen'la özdeşmiş bir Owen Wilson, o kambur yürüyüşüyle, güvensiz, tezcanlı ama pasif bakışıyla iyi bir performans sergilemiş.

Paris'e giden, Gil ve nişanlısı Inez kendilerini apayrı dünyalar içinde buluyorlar. Gil (Wilson) bir faytonla zaman yolculuğu yapıp bambaşka bir mekana giderken, Inez ise kendi "mantıklı" dünyasında düz bakış açısıyla suçlamalar, tespitler ve genelciliğin (benzercilik mi desek?) suyuna giden fikirlerini açığa vuruyor. Faydacı bir görümü var. Bu yüzden de aforizmalı "çakma entel" Paul'u pek takdir ediyor. Yazar olma iddiasındaki ise Gil bu fantastik dünyasında Fitzgerald'lar, Bunuel, Hemingway ve daha birçok ünlü isimle karşılaşarak hem kaçışını, hem de müthiş anlarını yaşıyor. Yönetmenin tercihi gereği biraz karikatürize edilen bu ünlü karakterler, hiçbir şekilde namlarından bir şey kaybetmiyorlar, böyle "Dali mi olur canım?" dedirtmiyorlar. Önemli bir başarı da bu sanırsam.


Gil'e göre 20'lerin Paris'i evrende olabilecek en iyi kuantum anı. Tabi, burada devreye Marion Cotillard'ın Adrianna karakteri devreye giriyor. Çünkü o, bu zamanı sevmiyor ve daha "eski ve güzel" zamanların özlemini çekiyor. Filmin sorularından biri bu. "Altın Çağ diye bir şey var mı?"

Nostalji bir hastalık sanırsam. Benim de sıkça çektiğim bir hastalık. İnsan kendini kaptırdığında, içinde bulunduğu zaman ve mekan anlamını yitiyor. Arabalar keşke at olsaydı istiyorsun, yollar taştan olsun. Bir de western filmlerindeki gibi kovboy şapkası taksak... o zaman tamam. İşte film Gil'in aynı zamanda bununla mücadelesi olduğu için midir bilmiyorum ama benim çok sevdiğim bir film oldu. Gil'in çözümüne ulaşırım inşallah.


İlişkisi test edilen Gil'in seyahatlerini keyifle izleyebileceğinizi düşünüyorum ki, filmin ikinci teması da bu. İlişkideki insanların birbirini ne kadar tanıyıp tanımadıkları ve birbirlerine olan dürüstlükleriyle, toplumsal beklentilerin orantısı. "İlişkiniz ne kadar gerçek? Bazı hesaplar var mı? İlişki uğruna kendinizi kalıba mı sokuyorsunuz?" İkinci zincirleme soru bu. Tabi buna ikinciyle bağlantılı olarak bir üçüncü soru da ha eklenebilir: "Sevgi içinde bulunan ortamlara göre değişiklik ve kuvvet kaybedip kazanabiliyor mu?" Yönetmenin cevabını siz yorumlayın izleyip ama benim buna cevabım kesinlikle, evettir. Bazen hayat sadece bir fotoğraf karesini yaşamaya değer çünkü. O kare, mükemmel kompozisyon ortaya çıkıyorsa, yanınızda isterseniz dünyanın en lânet insanı olsun, bir bağ içine çekiyor insanı. Bazen tüketene kadar bekliyor, adamın kafasına kafasına vuruyor. Şanslı olmak lâzım bu durumda.

Romantik komedi diye sinema tarihinin en boktan kategorisi altında değerlendirilemeyecek bir film bu. Kadın-erkek ilişkisi temalardan biri evet, ama sulu bir "canım cicim" ya da "kavuşamayanlar edebiyatı" (filmle ilgili olarak değil de, romantik komedinin genel meseleleri bu olduğu için bu kategorileri söyledim) olmadığını söyleyebilmek önemli. Eğer 20'li yıllar hakkında çok ufak birkaç şey biliyorsanız dahi espirilerden de oldukça keyif alacaksınızdır. Not: "Carla Bruni'nin son filmi Paris'te Bir Gece" başlığını kullanan internet sitelerine teeeeesssüffflerimi sunuyor, kendilerini feshetmelerini öneriyorum...................

Ve spoiler: Sanrısal değildir, Gil'in hayalleri çünkü dedektif saraydan kovulmuştur.
  • Orijinal adı: Midnight in Paris
  • Türkçe adı: Paris'te Bir Gece
  • Yönetmen: Woody Allen
  • Yapım yılı: 2011 
  • Oyuncular: Owen Wilson (Gil), Rachel McAdams (Inez), Marion Cotillard (Adrianna), Michael Sheen (Paul), Carla Bruni (Müze Rehberi)
  • Tür: Komedi / Drama
  • Yapım: ABD / İspanya
  • Dil: İngilizce/ Fransızca
  • Kişisel Puan: (Kaan Kavuşan): 4 iyi.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: