Ahmet Hamdi Tanpınar / Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Saatleri Ayarlama Enstitütüsü, sembolizmi oldukça etkin kullanan bir eser. Bilinçli ve tekerrür eden bu sembolizm kullanımının sonucu Ahmet Hamdi Tanpınar, yarattığı bu ilginç enstitünün felsefik meselesi kadar, olayların akışında tutturduğu üslupla da yarı simgesel, yarı saykodelik, yarı gerçekçi bir yazma dili kullanmıştır. Tabi kendisinin sadece bir nesirci olmadığı ayrıca bir şair de olduğunu düşünürsek, bu esneklik mâkul olmanın da ötesinde; iyi ve anlamlı bir noktaya oturacaktır.
"Hürriyet... kısa ömrümde yedi-sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık."
Kitabın anlatıcısı Hayri İrdal, bir yandan bize 1900'lü yılların başından başlayan ama babası aracılığıyla Tanzimat'a kadar uzanan anılar bütününü ve enstitünün kuruluşunu anlatırken de; çocukluğundan beri yaşadıkları hakkındaki tüm detayları aktarırken de dürüstlükten kaçınmıyor. Bir insanın anıları şeklinde kurgulanmasına rağmen, kitap Hayri İrdal'ın durumunu kabullenişi, kabullenmek zorunda kalması veya durumları sorgulaması üzerinden çok önemli meselelerini anlatıyor.

Şark ile Garp arasında sıkışıp kalmış Türk insanın, cinler ve psikanaliz, modernleşme ve gelenekselcilik, ilim ve bilim arasındaki gidip gelmelerinin çok iyi kurgulanmış sürreal öğelerle de desteklenmesi, bazen de sembolleştirilmesi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın anlatımının başarısı şüphesiz. Mübarek isimli saatin garip hâlleri, Halit Ayarcı'nın sürekli dayatan zen-modern yol gösterciliği; kendini... ve bazen de aklını kaçırdığını düşünebilen bir insanın içine düştüğü durumu çok güzel bir şekilde tasvir eder. Zaten kitabı okurken yarı ciddi, yarı delirmiş, ironik bir dünyanın içinde olduğunuzu fark etmeniz fazla zaman da almayacaktır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türlü Meslekler Bankası, Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Mübarek isimleri ipucu olmakta gecikmeyecektir.

Bazı toplumlar, çağın bazı zamanlarında arada kalır. Kendi kimliğimizi aramayız çoğunlukla, (ırksal bir kimlik arayışından bahsetmiyorum kesinlikle) dış seslere kulak veririz. Gazete sayfalarımızda adeta güven pompalayacak bir şekilde, dış basından başarılı olduğumuz haberleri terapi niyetine sunulur. Kimimiz toptan bir reddedişin içine gireriz ve muhafazakar bir kalkan ediniriz. Zamanı bu şekilde yenebileceğimizi düşünürüz. Kimimiz ise Batılı (ya da daha geniş bir zaman dilimini düşünürsek zamane) olmayı sadece kendimize kabuk ediniriz çünkü gömlek uymuyordur. İşte kitabın asıl meselesi budur. Halit Ayarcı ne diyordu: "Yeni'nin olduğu yerde başka bir kavramın lâfı mı olur?" Bunun üzerine Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulmuştur. Ne iş yapar bu enstitü? Halit Bey'e sorarsanız, "bir işlevi bulunur, önemli olan yeni olmasıdır!"

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile (kitap olarak) sırayla aile, toplum, din, bilim, gelenek, yenilikçilik, bürokrasi gibi kavramların hepsinin filmi çekilmiş, üzerine birkaç teşhis yapılmış ama röntgeni elimize tutuşturulmuştur. Bu veriler üzerine düşünmek bir fikir verecek ama tedaviyi sağlmayacaktır. Ahmet Hamdi Bey de bunun farkında olarak bize reçete sunmamıştır zaten, eleştirisini yapmış ve maruz kaldığımız X ışınlarının bizi kanser mi, süper kahraman mı yapacağının kişiye göre değiştiğinin farkında olarak  gözlemlerini aktarmıştır.

Tabi, hikayenin tümü üstüne, fikir yürüterek bir şeyler eklemek de mümkün. (Eksik yerleri fikir yürüterek tamamlama ekolü!) Ama bunu size bırakıyorum. Psikanalizci Dr. Ramiz, Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Ahmet Zamani Hazretleri, Mesih Seyit Lütfullah, ermiş saat Mübarek, Enstitüler, kurumlar, İspritizma Cemiyeti... Sanki hepsi bir mekanın ürünü... İster sembolik olarak, ister bire bir alın. Belki her şey akıl hastanesinde geçiyordur, belki de akıl hastanesi dünyanın ta kendisidir, fakat belki de tam da bu yüzden bu oldukça olağan bir durumdur.
Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık,yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiç biri alamaz.
İmgesel olarak tüm karakterler dünyamızın insan karikatüristik insan tiplemeleri de aynı zamanda. Çılgın ve mizahi oldukları kadar gerçek bir iz düşümleri var. Geçmişe takılı kalmış Abdülsellam Beyler, dine sarılan ve dinin bilerek veya bilmeyerek sömürücüsü olan Seyif Lütfullahlar, pragmatizm kisvesi altında insanları amaçları doğrultusunda manipüle eden (bakış açınıza göre belki de dünyayı değiştiren maceraperestler) Halit Ayarcılar, arada kalmış Hayri İrdallar, hem moderniteyi hem de maziyi kabullenen ama metodik işlemlerden sıyrılamayan Dr. Ramizler, bugün televizyonlarda pekçe gördüğümüz İspritizma Cemiyeti'nde cinleri çağırıp büyüler yapanlar...

Son olarak, Ensitütü'nün sonunun gelen Amerikalılarla olması çok anlamlıdır. Gelen  heyet enstitünün fonksiyonunu sorar ve cevaptan memnun olmaz. Bu durum, 50'ler Türkiye'sindeki politik eylemlerin yansıması olarak görülebilir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra halk gittikçe Amerikan destekli siyasetçilerin güdümüne girmiştir. Bu dönemin 40-60 yıllar arasına denk geldiğini de hatırlatmalı. (Ahmet Hamdi Tanpınar 62 yılında vefat etmişti ve 42-46 arasında memleket meseleleri ile de ilgilenerek millet vekilliği yapmıştı) Çünkü benim okuduğum kadarıyla Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün meselesi özel olarak Cumhuriyet dönemi ve inkilâpları ile ilgili değil, modernlik ile katı muhafazârlık arasında (kitabın ele aldığı zaman için Batılılık ve Doğululuk da sayılabilir) geçen herhangi bir geçiş döneminin buhranı ve en fazla da sömürülmesi ile ilgili motivasyonlara kafasına takmış.

Daha uzun yazmak tabiî ki mümkün ama şimdilik benden bu kadar.

İlginç bir not #1: Bu romanın ilk versiyonunda Peyami Safa ile ilgili "nükteli" bir bölüm varmış. Ancak roman basılmadan önce Peyami Safa'nın oğlu vefat etmiş. Tanpınar bunun üzerine, "acılı bir arkadaşımla alay edemem" deyip bu bölümü kitaptan çıkarmış. Kaynak: Turan Alptekin'in "Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir kültür, Bir insan eseri, sayfa: 29 Kaynağın kaynağı: ekşi sözlük)

İlginç bir not #2: Kitabın başındaki İzzet Molla alıntısının günümüz Türkçesine çevirisi şu şekildeymiş:
"Kafamda akıl derdinden biraz eser kaldı, onu da Hazreti Mecnun'un yüzü suyu hürmetine Allah yok etsin."

İlginç bir not #3: Üç tane "ilginç bir not" olduğuna göre notların sayısı 1 değilmiş demek ki! Ama böyle daha güzel durdu, kalsın. Fonksiyonu bulunur!

Derecelendirme: Çok iyi.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: