Arızalı Hisler Peygamberi: İlk Vaaz (Zaman Zehirdir) #1


Bir gökdelenin tepesinde ellerini gökyüzüne kaldırdı Arızalı Hisler Peygamberi. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Hararetle bir şeyler anlatıyor, sürekli gökyüzünü işaret ediyor, bazen de ağlıyordu. Terasta sigara içmek için oraya çıkan tüm gökdelen sakinleri bu adamın neler yaptığını anlamaya çalışıyordu. Bazıları gülüyor, bazıları kıkırdıyor, bazıları ise anlamsız gözlerle en keskin yargılamalarından birini yapıyordu. Mutlaka birkaç tanesi de "kim bu deli acaba?" diyordu. Arızalı Hisler Peygamberi göğe kaldırdığı ellerini indirdi, uçuşan kravatını düzelti ve sol elinin işaret parmağını kalabalığa doğrultarak devam etti:

"Zehir ve zemberek. Bu ikisi nasıl yan yana geldi, işte bunu ben bilirim. Zehir, zehir. Zemberek, saat parçası. Görevi saatin çeşitli parçalarını harekete geçirmek olan bir yay. Zemberek saate yardım eder, saat zamanı ölçer. Zaman ise zehirdir. İşte böyle yan yana gelir bu ikisi. Aynaya bakınca, dilini çıkar bazı zamanlarda. Dil mosmor, dil kuru. Çünkü içine çökmüş zamanın tortusu. Evet sevgili kardeşim, zaman zehir; hani şu herkesin ilaç olduğunu iddia ettiği şey. Özümsüyorsun, öldürmüyor merak etme, eğer derdin buysa. Boğuyor sadece eğer razıysan. Razı değilsen önümde eğil ve adımı haykır! Dur! Hemen değil, önce dinle..."

Kalabalık dinlemeye devam ediyordu. Bir yandan da bu son kelimeyle oluşan absürd atmosferden garipçesine haz alıyorlar ve daha sonra, daha fazla gülebilmek için malzeme biriktiriyorlardı. Adam devam ediyordu:

"Zehri erken yutar kimisi. Şehrin dumanında donar gözleri. Baktığı camekanların aynasında kalır yüzü. Her yansıma çalar biraz ruhunu. Burnu çeker sigara dumanını. Çimen kokusu, denizin tuzu, ağaçtan damlayan reçinenin yoğunluğu hak getire. Ama kimisi der, "sokmuşum böyle işe." Affedersiniz kardeşlerim ama evet böyle der, "sokmuşum böyle işe!" İşte böylece ister güneşe yolculuğu. Güneş... behemehal yakar. Oraya yolculuk yapmak ayrı hazırlık ister. Kanatların bal mumundan olmayacak bir kez! Geride bırakacaksın medeniyet malını. Fakat bazı ülkelerde güneş gözlüksüz güneşe bakmak bile cesaret isterken gidecek oturacaksın alevlerin ferahına. Bu şeref senin olacak. Zordur güneşe yolculuk. Tahminimce hepimiz oradan geldiğimiz için istiyoruz güneşi.

Belki, meselâ zamanın ötesinde oradaydık. Orayı da yaktık alev saçan makinelerimizle, özündeki bir şeyleri harekete geçirdik. Belki sadece içini dağladık lânetimizle. Güneş döndü, üzgün ve bıkkın... yüzümüze baktı, "lânet olsun size" dedi. "Lânet olsun ki, hem beni hem kendinizi yaktınız."

Kaçtık buralara biz de. İnsanın kaderidir hep kaçmak. Ama içimizde hep bir boşluk, yuvasından atılmış bir serçenin yürek çarpıntıları, kanat çırpıntıları; hızlı ve düzensiz. İstimlak edilmiş kalbimizin dörtte ikisi. Onun için bu sıkışmalar. Yüreğimizde boşluk var. İçinden yükselen yarım yürek gücündeki çığlık bir işe yaramaz, daha çok tıkar o yüzden. Teklemeye mahkumuz her yerde. İstimlak edilmiş beynimizin yüzde onu. O yüzden kertenkele tırnaklarını kaburgalarına geçirir bazı kadınlar. "Doğa'da üstün olan kazanır" der patronun, seni av hayvanı yerine koyarak. Tüfekler patlar sen duymadan kafanın üstünde. Çok geçmeden... için doldurulmuş. Birilerinin yüzde onunu bile kullanamadığı beyninde sadece bir süs hayvanı kadar yer işgal edersin bu dünyada... Anladım galiba, zehir ile zemberek bu yüzden bir araya geldi aslında. İşte sana gerçek: zaman dostum, zehrin ta kendisi. Unutmak gerek onu. Eğer unutabileceksen, gel seni büyük yapayım. Bana katıl ve büyük ol."

Kalabalık ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arızalı Hisler Peygamberi etrafına baktı. Zayıf vücudu esen rüzgardan titriyor, çıkık elmacık kemikleri soğuktan kızarıyor, sesi gittikçe çatallaşıyordu. Sakallarına elini sürttü ve üstüne başına çeki düzen verdi. İnce suratı yorgun argın, soluk soluğaydı. Kalabalık dağılıyordu. Konuşma esnasında ayrılan çok olmuştu. Kalanlardan iki kişi aşağı kata iniyordu. Bir kişi sigarasını içmeyi bitirdikten sonra, yere attı ve hışımla üzerini ezdi. Duman kokuları göğe yükseldi. Açık hava kısa zamanda dumanı boğdu. Bir genç, hafifçe kafasını sallıyordu. Arızalı Hisler Peygamberi gence döndü ve aynı ritimle kafasını salladı. Genç yaklaştı...

-"Siz kimsiniz?" dedi.
-"Ben Arızalı Hisler Peygamberiyim. Razı olursan, seni büyük yapacak biri var ya, işte o benim!"
-"Niye Arızalı Hisler?"
-"Çünkü hislerim arızalı. Onlar hem içimde, hem de onlara karşıyım. Ama bildirildi, onları yenmeme karar verildi bile."
-"Fakat ben güneş kısmını anlamadım efendim" dedi genç.
-"Güneş doğadır evlât" dedi Arızalı Hisler Peygamberi, "güneş hayattır."

Genç, adama baktı, yüzündeki aydınlığı ve refahı gördü. Güneş meselesini hâlâ anlamamıştı. "Derin bir şey olduğu kesin" dedi kendi kendine, "bu adam ermiş bir zat. Her hâlinden belli." Koskoca Tanrı dostu lâfını açık şekilde söylemeyecekti ya. Gizemli yolları vardı bu adamın. Gizemli yolları vardı ki, söylediği üzerine düşünülsün, bir kulaktan girip, diğer kulaktan çıkmasın.

Arızalı Hisler Peygamberi yüzünü buruşturdu ve merdivenlere yöneldi.
Ama henüz görevi tamamlanmamıştı. Şimdi, tüm bir evren onu bekliyordu.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: