Barış Bıçakçı ve "Ev"



''İnsanın kendidünyasını ve dilini susarak koruması ne tatlı paradoks!''




Bıçakçı'nın kahramanları, kimi zaman kırda, kimi zaman denizkenarında ama çoğunlukla Ankara'nın caddelerinde karşımıza çıkıyorlar. Başkentin Bıçakçı için önemi ortada. Bu yüzden, "Ankara olmasaydı Barış Bıçakçıolur muydu?" sorusu aklımda çoktandır. Ankara'nın varlığının Bıçakçı'yı doğrudanyazmaya iten bir güç olduğu ortada. AcabaBıçakçı'nın ne kadarı Ankara'dan oluşuyor? Ya da bir yazarın kalemini sadecebir şehirde gezdirmesi ne kadar doğru?

Açıkçası Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okumamışolsaydım, bu sorular hep aklımın bir köşesinde asılı kalacaktı. Neyse kiBıçakçı, kitapta yukarıdaki soruların hemen hepsine cevap veriyor.
Olaylar Ankara'da vuku buluyor. Yani, Cemil Ankara'dayaşıyor, ama hepsi bu. Belki birkaç cümle daha...Ama gerçekten hepsi bu kadar. Romanın esas mekanı bir ev.Toplu konut dairesi. Hatırladığım kadarıyla ellidört metrekare. Bir everkeğinin (Cemil'in), evde geçenmaceraları. Macera dediysek muzırlıklardan değil içsel bir yolculuktanbahsediyoruz. Cemil yazar olmak istiyor. Bu uğurda gelecek vaat eden işinden ayrılmış, evine kapanmış. Kendiniyazmaya adamış.

Romanın mekanının ev olması, Bıçakçı'nın Ankara manzarası olmadan ne kadarBıçakçı olduğunu göstermesi dışında, çoğumuzun hayatında önemli bir yer tutanev halinin üzerine düşünmeye itmesi ilede manidar. İzninizle Bıçakçı Ankara'sız başarmış mı sorusunun cevabını daiçine dahil ederek, evde kalmamefhumu üzerine de birkaç kelam etmekistiyorum.

Ben, aileden ayrı öğrenci hayatı ve çocukluktaki uzun yaztatilleri dışında tek işimin evde "bulunmak" olduğu dört ay geçirdimsadece. Bu kısa süre bile "ev"e karşı güçlü bir bağlılık hissetmemisağladı. Dört ayın sonunda ise evden ayrılma vaktim gelmişti ve ayrılırken kendimisuçlu hissettim. "Ev" ile kurduğum ilişkinin bir benzerini ne başkabir nesne ne de bir insanla kurabildim. "Evdekalma" hali çoğunlukla bir küçükburjuva alışkanlığı olarak değerlendiriliyor. Bir yanıyla doğrudur. Ama bu,küçük burjuvaların yaşadığı ruhsal sorunların kayda değer olmadığı anlamınagelmez. Bıçakçı'nın, romanda bu konu hakkında söyledikleri de önemlidir: "editör hanım, elbette biz küçükburjuvaların yalnızca tadını çıkardığımız lükslerimiz yok, bazı çilelerimiz devar: hayatı ve insanları anlamak, her fırsatta ölüm üzerine düşünmek, küçükşeylerde ille de büyük ve asli şeylerin izlerini aramak, genelleme yapmak,zevklerimizi inceltmek ve suçluluk duymak gibi çileler." İşte "ev"tüm bu sorunların, günün her saati içinizde kol gezdiği ve bu sorunlara yöneliksorgulamalarınızın durmaksızın yankı bulduğu bir kubbe olarak, bir süre sonrahayatınızı onsuz idame ettiremeyeceğiniz bir "sığınağa" dönüşüyor.Öyle ki dışarı adım attığınızda kendinizi çıplak hissediyorsunuz ve yineBıçakçı'nın "Şiir çok güzeldi.İçinde hemen eve dönme isteği uyandırdı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü buolmuştu. Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi." cümlelerindebelirttiği gibi, mutluluk veya huzur gibi hisler, "evde olma" haliile iç içe geçmeye başlıyor.

Bir de şu var; bu "evde kalma/olma" hali tipik küçük burjuvareflekslerinden biri olarak görülse de, bir yandan da günümüz kaliteli yaşam reçetelerince horgörülen, tavsiye edilmeyen bir olgu. Günümüzde, tıpkı piyasanın işhayatında aradığı esneklik gibi, kaliteli bir yaşam için insanın mobil olmasıve sık sık seyahat etmesi salık veriliyor. Artık evde oturup kitap okumakzamanınızı kaliteli kullandığınızı gösteren bir durum değil. Sizin, evde vebizzat ev vasıtasıyla kurduğunuz refah rejiminiz hiçe sayılıyor. Nihayetinde "ev"bir bağlılık halini temsil ediyor. Can Dündar'ın son kitabının reklamında geçensözler gibi: aşk da(aşk bile) artık piyasanın tekelinde. Dolayısıyla piyasakuralları şu an eskisinin tam tersine, aşk söz konusu olduğunda bile insanoğlununelini-kolunu bağlayacak herhangi bir engel istemiyor. Eskiden insanlarıevlendiren piyasa şimdi işe alacağı insanlarda seyahat özgürlüğü arıyor. Zaten "evdeolmak" demek başlı başına piyasanın ulaşabileceği hemen hemen tüm ağlarındışında kalmak demek (internet hariç!). Öyleyse ev kötü.

Sonuç olarak, bunca teraneyi şu yüzden yazdım: Barış Bıçakçı SinekIsırıklarının Müellifi'nde ev hayatını, yazmayı düşlediği bir kitap içinmesleğinden ve doğal olarak tüm piyasa ağlarından kendini "kurtarmış"bir münzevi adayının hikayesi üzerinden, ev içi detayları adeta bir ayini resmedercesinetarif ederek kutsamış.

İkincisi: Bu romandan sonra görülmüş ki Ankara olmasa da Barış Bıçakçı,Barış Bıçakçı imiş.

Üçüncüsü: Şimdi aklıma yeni bir soru takıldı. Acaba "ev"olmasaydı Barış Bıçakçı nasıl olurdu?


Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

1 yorum:

dereotu dedi ki...

ev olmasa da barış bıçakçı yine barış bıçakçı olurdu. evin ön planda olmadığı kitaplarını da gördük çünkü. ha onlarda da ankara vardı ama diyecek olursak ikisi olmasa da barış bıçakçı yine barış bıçakçı olurdu. açıklanamayan şeyler var hayatta ama olurdu.