X

(Baktım Can festivalli tivitler atıyor, fırsatı kaçırmadım. Konuk yazar gibi. İyi okumalar)

Bu sene 11 filme giderek İstanbul Film Festivali’nin hakkını –kendi ölçülerimce– ilk kez verebildim. Twitter’da filmlere dair izlenimlerimi yazarken sağolsun Teğmen Lap “Bloga yazsana bunları” diyince de ortaya aşağıdaki yazı çıktı. Bir de başında festivalden aldıklarımı özetlemek adında izlediklerim arasından “en iyileri” sıraladım nacizane.

Film:
-Before Midnight
-Kon-Tiki
-Dans La Maison

Yönetmen:
-Chan-wook Park (Stoker)
-Francois Ozon (Dans La Maison)
-Cafer Panahi (Parde)

Erkek Oyuncu:
-Ezra Miller (Perks of Being a Wallflower)
-Ernst Umhauer (Dans La Maison)
-Ethan Hawke (Before Midnight)

Kadın Oyuncu:
-Julie Delpy (Before Midnight)
-Mia Wasikowska (Stoker)
-Amy Acker (Much Ado About Nothing)

Greetings From Tim Buckley: Ünlü bir müzisyen olan babası Tim ile ilişkisi çok sınırlı olan Jeff Buckley’nin babası için yapılacak bir tribute gecesine çağırılması ve bu gecenin hazırlıkları sırasında yaşadıklarıyla babasıyla olan ilişkisine ve müziğe olan yaklaşımına dair sorgulamaları.
Çekileceğini duyduğum ilk andan itibaren beklediğim bir filmdi. Bunun sebebi elbetteki Jeff Buckley’e  olan yoğun sevgim ve her ne kadar Gossip Girl ile ünlenmiş olsa da o dizinin ötesinde bir yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm Penn Badgley’nin bu roldeki performansını oldukça merak etmemdi. Merakımın sonucu Badgley’in performansı açısından olumlu, film açısından nötr oldu diyebilirim.

Tabi ki Jeff Buckley’i sadece şarkılarından tanıyoruz ama tam kafamdaki gibi bir portre çizmiş Badgley. Ayrıca müzikal performansı da bayağı üst düzeydi, filmde en çok keyif aldığım anlardan biri olan Gary Lucas’la birlikte Grace’i “besteledikleri” sahne başta olmak üzere.
Ancak maalesef bu performansın ötesinde vasat bir “indie” filmin ötesine geçemiyor. Babasını tanımadığı halde aynı mesleği icra edip altında ezilen genç erkek teması orjinal bir şey vaad etmezken,  Jeff-Allie ilişkisi ise inandırıcılığın sınırlarında dolaşıyor. Jeff Buckley duygussallığım  olmasa daha düşük verebilirdim ama IMDB puanı olan 5.5/10 isabetli gibi.


Kon-Tiki: 1951’de en iyi belgesel Oscar’ını kazanan Norveç filminin, bu kez kurgusal olarak yeniden çevrilmiş hali de bu seneki  Oscar’larda en iyi yabancı film adaylığ aldı. Norveçli  maceraperest Thor Heyerdahl Polinezya’da (http://tr.wikipedia.org/wiki/Polinezya) geçirdiği bir kaç yılda keşfettikleriyle bu bölgeye ilk yerleşenlerin yaygın teorinin aksine Asya’dan değil Peru’dan geldikleri teorisini geliştirir ve bununla ilgili bir bilimsel kitap yazar. Ancak Peru’luların o dönemde gemisi olmadığından bu teoriyi inandırıcı bulan ve kitabı basmayı kabul edecek kimse çıkmaz. Bunun üzerine Thor tam bir manyak olduğundan Peru’luların sallarla geldiği teorisini kanıtlamak üzere tamamen 1500 yıl önceki teknolojiyi kullanarak bir sal inşa eder ve kendisi gibi 5 deli bularak aynı yolculuğu yapar.

Realist Life of Pi olarak özetleyebileceğim Kon-Tiki festivalde en beğendiğim filmlerden biri oldu. Hem oyunculuklar hem yönetmenlik insanla doğanın hem çatışması hem birlikte çalışmasınının hakkını vermiş. Buna eklemlenen aile ve ikili ilişkiler konusu da tam kararında. 8/10

The Iceman: Amerika’da 50’lerden 90’lara kadar kendi ifadesiyle 100 ile 250 arası cinayet işleyen aile babası seri katil Richard Kuklinski’nin hikayesi.
Üstteki tanımlamada dikkati çeken kısım “aile babası seri katil” olacaktır elbet. Gerçekten de Kuklinski korkunç sayıdaki bu cinayetleri 40 yıl boyunca işlerken bu dönemin uzun bir kısmında kendisinin “mesleğinden” tamamen habersiz karısı ve iki kızı ile birlikte New Jersey’nin banliyölerinde sıradan bir Amerikalı gibi yaşıyor.
Sonda diyeceğimi başta söyleyeyim, film bu son derece enteresan hikayenin hakkını verememiş bana göre. Aslnda filmi izlerken ve sonrasında IMDB puanı olan 7.3’e yakın bir izlenimim vardı ama üzerine düşündükçe bu izlenimin konunun işlenişinden çok kendiliğinden ilgi çekici olması ile ilgili olduğu kanaatine vardım.

Böyle bir adamın ne katil tarafına dair ne de aile babası tarafına dair motivasyonu yeterince yedirilememiş filme, üstelik Michael Shannon’un son derece başarılı oyunculuğuna rağmen. Ortalama bir oyunculuk sergileyen Winona Ryder’ın canlandırdığı eşiyle ilişkisinin oldukça hızlı şekilde geçilmesi, muhtemelen katil tarafının oluşumunda önemli bir rol oynayan 13 yaşında işlediği ilk cinayetinden sadece kardeşiyle olan bir konuşmada söz edilmesi gibi tercihler benim karakterle bir ilişki kurmamı zorlaştırdı açıkçası. Seyirciyi karaktere ısındırmak adına gerçekte karısına şiddet uygulayan Kuklanski’nin bu yönünü filmden kesmek yerine bu tarz tercihlerde daha dikkatli olunsa daha başarılı olunabilirmiş. 6.5/10

Promised Land: Amerikan yönetmen Gus Van Sant’in Matt Damon’ın senaryosuyla çektiği son filminde Damon büyük bir petrol şirketi adına yeni petrol kuyuları için arazi sahibi çiftçileri –sonrasında arazileri ve kasabaları çevresel açıdaan mahvolacak olmasına karşın- ikna etme görevini yerine getiren ve bu işi en üst yüzdeyle başaran taşra çocuğu Steve Butler’ı canlandırıyor.

Kapitalist sistemin kendisine çok dokunmadan, en acımasız düzeye varan etkilerini yumuşak tonda, birey odaklı kalarak eleştiren filmler Amerikan bağmsız sinemasında sıklıkla gördüğümüz bir tarz, bunda da kendi içinde bir yanlış yok bana göre. Ancak Promised Land bu konuda o kadar naif ki, inandırıcı olmanın çok uzağına düşüyor maalesef.

– YAZININ BUNDAN SONRASI FİLMİN SONUNA DAİR AĞIR SPOILER İÇERİR- 
Hadi petrol şirketinin ikili oynayıp bir çevre örgütü “yaratarak” işini sağlama almasını bize olmasa da Amerikan seyircisine “wow” dedirterek hem filme bir katkı yapan hem de yine Amerika seyircisinin gözünü açan bir “twist” olarak kabul ettik diyelim. Matt Damon gerçekten de 40 yaşına gelmiş, kapitalizm içindeki en acımasız sektörlerden birinde, en acımasız görevlerden birinde müthiş başarılı olup yükselmiş bir “yuppie”nin sırf kendisi de çiftçi çocuğu diye, son geldiği kasabadaki idealist çiftçi/öğretmene aşık oldu diye, şirketi kendisinin de etrafında ikili oynadı diye bir anda aydınlanıp her şeyi yerle bir edeceğine inanmamızı mı bekliyor? Ya da bu yaşa kadar hiç bu tarz şeylere şahit olmadığına?

Çok gerçekçi olmasa bile umutlu son yazmak güzel de, Damon bu rolde ne kadar başarılı olursa olsun –ki vasatı çok da aşamıyor- bu dediklerime inandırması imkansız, ve şahsen benden alabileceği cevap “pffts” ve 5/10

Much Ado About Nothing:  Sağlam hayranlarının Buffy, Angel ve özellikle de kült bilimkurgu Firefly’dan beri takip ettiği, ancak son dönemde özellikle Avengers ile geniş kitlelere ulaşan Joss Whedon’un bu 3 dizide birlikte çalıştığı oyuncu arkadaşlarıyla kendi evinde  12 günde çektiği Shakespeare uyarlaması festivalin iddiasız ama en keyifli filmlerinden bana göre.

Shakespeare dilini bozmadan modern bir arkaplana oturtmak yeni bir fikir değil (hatırlanabilecek en bilindik örneklerden biri Di Caprio’lu Romeo&Juliet), ama buradaki uygulaması benim gördüğüm en keyiflilerden biri olmuş. Modern dünya ile o dilin ve o dilin yansıttığı dünyanın çakıştığı yerlerden şahane komiklikte sahneler çıkartmayı başarmış Whedon.  Amy Acker, Alexis Demisof ve Nathan Fillion’un tadında oyunculukları da filme keyif katmış. Sonuç: 7.5/10

En Construccıón: Hayatımda ilk kez yarıda çıktığm bir film oldu. İKSV’nin sitesinde “Barselona´nın Barrio Chino bölgesinde gerçekleşen kentsel dönüşüme şiirsel ve mizahi, sinemasal bir bakış” olarak tanıtılan 2001 San Sebastian En İyi Film ödüllü belgesel, başlangıcında kendini kentsel dönüşüm sürecinin “görsel ve işitsel tanıklıkları” olarak tanımlyor ve bu tanımlama çok daha doğru açıkçası. Film, en azından benim gözümde ve en azından ilk bir saati itibariyle herhangi bir bütünlüğü, herhangi bir derdi olmayan görüntüler topluluğu olmanın ötesine geçemedi. ?/10

Disconnect: Sanal dünyanın gittikçe daha fazla yer kapladığı modern yaşamda oldukça farklı hayatlar süren ama ortak özellikleri gerek “gerçek” gerek “sanal” ortamda “human connection”ı aramaları olan insanların öykülerinin kesiştiği Disconnect bir çok açıdan beklentilerimin üzerine çıkan filmlerden biri oldu.
Genelde bu kadar çok hikayenin içiçe geçtiği öyküler ya çok dağınık olur, ya da bağlantılar çok zorlama olur, Disconnect ise bundan kaçınmayı başarmış. Bunun yanı sıra sanal dünyanın gerçek dünyayla ilişkisiyle ilgili eserler genelde sanal dünyayı suçlama yoluna gider . Disconnect sanal-gerçek dünya çelişkisinde de oldukça dengeli bir dil tutturmayı başarmış ve benim de düşündüğüm gibi aslında bi çelişki olmadığı, sanal dünyada kurulan/kurulmaya çalışılan bağlantıların gerçektekinden bir farkı olmadığını güzel yansıtmış. 7.5/10

Dans La Maison: Ünlü Fransız yönetmen Francois Ozon’un son filmi Dans La Maison zamanında yazdığı roman başarısızlığa uğrayan, öğrencilerinin kalitesinden fazlasıyla şikayetçi edebiyat öğretmeni  Germain’in, yetenekli öğrencisi Claude’un yeteneğini görüp kurduğu mentör ilişkisini işliyor. Annenin olmadığı mutsuz bir ev hayatı süren Claude’un sınıf arkadaşının sıradan orta sınıf ailesiyle olan etkileşimi üzerine yazdıkları bu ilişkinin temelini oluşturuyor.

Konu oldukça klişe bir bakıma, ancak hem senaryo hem de anlatım dili oldukça keyifli bir film ortaya çıkartmış. Ozon Claude’un Artole’lerle gerçek ve yazın hayatındaki ilişkisini küçük burjuvaziyi, Germain ve karısı ile olan ilişkisini de (pseudo-) entelektüel sınıfı taşlamak için bayağı ustalıkla kullanıyor, bunu yaparken de kendini gereğinden fazla ciddiye almadığı için seyirciyi sıkmadan, hem meraklandırmayı hem de eğlendirmeyi başarıyor. Yalnız maalesef Germain’in film içerisinde verdiği tavsiye olan “beklenmedik, ancak başka türlü de bitemezdi dedirtecek bir son” yazma konusunda bir miktar sınıfta kalmış Ozon. 8/10

Before Midnight: Linklater, Delpy ve Hawke’ın kült statüsündeki serisinin devamı açık ara en çok beklediğim filmdi festival öncesi, bu konuda çok objektif olamayacağımı kabul etmekle birlikte hakkını da fazla fazla verdiğini söyleyebilirim. Yazının bundan sonrası ikinci filmin sonundaki belirsiz durumda kalan ve filmle ilgili cast-fragman vs. hiç bir şey bakmamış olanlar için bayağı SPOILER içerebilir, uyarayım şimdiden.

İlk filmde Celine ve Jesse’nin 20’lerin başlarındaki “romantik aşk”ını, ikinci filmde ise 30’lardaki “erken pişmanlıkları”nı izledikten sonra üçüncü filmde aslında ilk iki filmde de (özellikle ikinci) kendi  kendimize sorduğumuz, “bir ilişki içerisinde nasıl olurlardı” sorusunun cevabını alıyoruz. Linklater-Delpy-Hawke üçlüsü hem senaryoya, hem karakterlere ve bu karakterlerin “tarihine” o kadar hakimler ki, bu cevap yine en doğal en inandırıcı ve en gerçekçi şekilde gelişiyor. Her ne kadar hayatımla kısıtlı da olsa kesişse de (yeni evli olduğumdan), 40larında 2 çocuklu bir çiftle ilk iki filmdeki bağlantıyı kuramayacağımdan korkuyordum açıkçası, bu korkular tamamen boşa çıktı.


Boşa çıkan bir diğer korkum da özellikle filmin başlarında, Jesse’nin oğlunu yolculadığı sahnede göze çarpan farklı sinemasal anlatımın filmin geneline yayılacağı ve ilk iki filmin havasından koparacağı tedirginliği oldu. Filmin tamamını izlediğimde ise bunun yönetsel bir tercih olduğu ve çok da iyi işlediği kanısına vardım. Bir diğer benzer ve iyi işleyen tercih de diğer filmlerin aksine, filmin ortasındaki geniş bir bölümde Jesse-Celine çifti dışındaki karakterlerin oldukça geniş yer tutması. Tam kararında uzunluk ve yoğunluktaki bu sekans çift artık “evli” olduğundan filmin tamamını diğer iki film gibi kendi aralarında konuşmalarına ayırmak yerine gerçekçiliği arttıran bir tercih olarak ön plana çıkıyor, ama yine ilk iki filmin tadından da uzaklaştırmıyor.

Bu sekansın bir diğer katkısı da ilk iki filme göre çiftin arasındaki konuşmalarla aktarmanın zor olduğu (10 yıllık “evli” bir çiftten bunu beklemenin gerçekçiliği?) “hayata dair ahkam kesmeler” kısmının eksikliğini kapatması. Ancak ben karakterlerin ve hikayenin doğal gelişimi içerisinde yeterli bulsam da, yine de ilk iki filme kıyasla bu anlamda eksik bulanlar olacaktır.
Benim filmden kıracağım yarım puan ise Jesse’nin eski eşiyle ilgili yaptıkları senaryo tercihi. Evet, Jesse-Celine ilişkisine önemli bir çatışma noktası ve dolayısıyla filmin akışına önemli bir katkı yapıyor ancak Jesse’nin ikinci filmde bahsettiği “iyi öğretmen, iyi anne, harika bir hayatı hak eden insan”ın oğlunu psikolojik olarak kocasına karşı kullanan bir alkoliğe dönüşmüş olması serinin gerçekliğindeki nazar boncuğu olmuş bana kalırsa. 9.5/10

Stoker: Oldboy ile tanınan Chan-wook Park imzalı gerilim Mia Wasikowska ve Nicole Kidman’lı oyuncu kadrosunun yanı sıra Prison Break’ten tanıdığımız aktör Wentworth Miller’ın senaryosu olduğundan merak edilen filmlerden biriydi.
Bu isimlerden Wasikowska çok iyi (yalnız biraz daha farklı roller oynamasını bekliyorum artık), Nicole Kidman oldukça iyi performans sergileyip Wentworh Miller’ın senaryosu ise kötü olmamakla birlikte tekdüze kalıyor. Filmin asıl yıldızı ise kesinlikle Chan-wook Park bana göre. Çekimler o kadar özenli, kamera kullanımı o kadar etkileyici ki, sırf bunun için 2-3 kez daha izleyebilirim filmi. Ancak ortalama senaryo toplam puanı bir miktar aşağı çekiyor malesef. 7/10



Parde: İranlı yönetmen Cafer Panahi’nin filmleri sebebiyle aldığı ev hapsi ve film çekme yasağı cezalarını hiçe sayarak yönetmen arkadaşı Kambuzia Partovi’nin yardımıyla evini siyah perdelerle kapatarak çektiği Parde festival öncesi en merak ettiğim filmlerdi ve hayal kırıklığına da uğratmadı açıkçası.

Bir çok yönetmen açısından sanatsal bir tercih olarak kullanılan minimalizm ve sembolizm ağırlıklı anlatım filmde kendilerini canlandıran Panahi ve Partovi açısından bir zorunluluk. Ancak bu zorunluluk filmi kısıtlamak bir yana oldukça kuvvetlendirmiş. Evine kapanıp yeni bir film yazmaya çalışan bir film yapımcısı, evin içerisinde ve/veya yönetmenin kafasında “yaşayan” senarist, İran polisinden kaçmaya çalışan “muhalif” kadın, Panahi’nin sakladığı ve İran devlet televizyonunda “İslam dinine hakaret ettikleri için” itlaf edilen köpek görüntülerini izleyen köpek Panahi tarafından ustaca kullanılmış ve hem Panahi’nin içinde bulunduğu koşullarda hem de genel olarak yaratım süreci hakkında, hem de haliyle Panahi’yi o koşullara iten İran devleti hakkında derdi olan ve bu derdini de bu kadar kısıtlı imkanlarda oldukça başarılı şekilde anlatan bir film ortaya çıkmış. 7/10

Perks of Being a Wallflower: Stephen Chbosky’nin kendi romanından uyarlayıp yönettiği Perks of Being a Wallflower’ı uzun süredir merak ettiğimden ve Türkiye’de gösterime girmeyecek olup festivale geleceğini de bilmediğimden festivalden bir süre önce evde izledim aslında.
Hem kitabın bir çok kesimde Catcher in the Rye ile kıyaslanması, hem yine yakın zamanda izlediğim We Need to Talk About Kevin’da harikalar yaratan Ezra Miller ve Harry Potter’dan sonra kariyerinin nasıl bir yön çizeceğini merak ettiğim Emma Watson’ın ana rollerde oluşu bu merakımın sebebiydi.
Bu sebepler üzerinden devam edersem, merakımın hakkını en çok veren açık ara Ezra Miller oldu. Ödipus kompleksli psikopat Kevin rolünde harikalar yaratan 21 yaşındaki oyuncu, burada yine marjinal ama bir yandan da bambaşka denilebilecek Patrick rolünde aynı düzeyde etkileyici. Belki 2 rol bunu söylemek için erken olabilir ama çok büyük oyuncu olacağının sinyallerini veriyor, bundan sonra oynayacağı filmleri sırf onun için bile izleyebilirim sanırım. Emma Watson için ise durum farklı. Hermione’den kendini sıyırıp oldukça farklı bir rol olan Sam’in hakkını verip veremeyeceğini merak ediyordum, Hermione üzerine yapışmış desem haksızlık olur, ama tam anlamıyla inandırıcı olduğunu söylemem de zor. Umarım Sofia Coppola gibi çok beğendiğim bir yönetmenle çalıştığı Bling Ring’de bunu başarabilir.


Filme gelecek olursak, öyküde bir Catcher in the Rye havası var, evet. Ergenliğin ortalarında sorunlu, içe kapanık bir erkek çocuğunun “büyüme” hikayesi. Ancak aynı türde öyküler olsa bile ele alınış biçimleri ve tonları oldukça farklı. İsminden bile anlaşılabileceği üzere, çok daha pozitif, çok daha umutlu bir hikaye Perks. Benim şahsi zevkime göre biraz fazla umutlu diyebilirim hatta, “Saksı Olmanın” bu kadar çok “Fayda”sı olması pek gerçekçi gelmiyor açıkçası (çeviriyi yapana selam ederim, ciddi olarak şahane bence). Ancak bu tonun hakkını fazlasıyla verdiğini söylemem lazım, öykünün en karanlık noktalarında bile o umutlu havayı bozmamak büyük iş. Yönetmenin metin sahibi olması sebebiyle öyküye hakimiyeti burada büyük avantaj olmuş. 7/10
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: