2035 ya da İyi Polis-Kötü Polis


“Tekrar iyi olmanın bir yolu var” demişti bir kış gecesi kendine. Beyninin içinde çalışan cücelerle konuşmuştu. Hareketlenmelerini dinlemişti. Önce yavaş yavaş çekici vuruyorlar, sonra bazen de ara verip sigaralarını yakıyorlardı. Dumanlı kafa bu, diye düşündü. Cücelerin ustabaşı yavaşça seslendi: “Şşşt. Bana bak, bana. Dışarı çık... Gez İstanbul’un yansımalarını.”

İstanbul’un bazı dar sokaklarında simsiyah gece, mavi asfalt yansımaları beslerdi. Pul pul parıldayan zemindeki hipnotik kıpırtılar kafasını kaldırdığı an ayın içine çekerdi adamı. Ay gittikçe yaklaşırdı bazı geceler, ama dünyanın üzerine çakılacakmış gibi değil de, sanki dünya onun üzerine çakılacakmış gibi. Gerisi, dumanı tüten liman bölgesinde çalışan makineler, android işçiler, köleler. Onların sesinden ve dumanından daha acı hiçbir şey olamazdı. Çalışmak, modern zamanın köleliğiydi işte. Ona göre zaman modern olamazdı ya, neyse… 

Eli cebindeydi. Paltosunun cebinde. Silah kılıfına ulaşabilmesi için ceplerini deldiği paltosunda. Geceyi takip ediyordu. Belki de gece onu takip ediyordu. Bazı sesler vardı beyninde. Kafasının içindeki tesisatta gezen ve bulduğu her kabloyu kemiren bir böceğin mırıldanmaları. Yam, yam, yam hmmm. Yam, yam, yam, hmmmm. Yemeğini iştahla yiyen, sonra ellerini yalayan, koca gözlü bir şişko. Elektrik çarpması sonucunda ölen tüm ailesine rağmen, kablo kemirmeye devam eden bir ırkın temsilcisi. Ölü toprağı besler her zaman, ama bu ölüler zehirliyordu. Bazen kafasının içinden gelen zonklamalar kafatasını esnetiyor bir zürafanın boynu kadar bir şişlik göğe yükseliyordu.

Belki bir ihtimal güneşteki renk körü bir patlama beynindeki esir kamplarını açmaya yetecekti. Uzaydan gelen doğrusal bir gün ışığı gözlerinden içeri girecek, beyin damarlarına binlerce karınca yollayacak, karıncalar dolaşarak onu daha iyi bir insan yapmak için kemirecek, bölecek, yıkacak, yok etmeden önce çarpacak ve sonsuzluğun karesine bırakacaktı.

Bazı geceler oturup düşünüyordu, bazı geceler sadece oturuyordu. Birasını açıp sigarasını yakıyor, balkondan, atleti üzerinde, birkaç saniye bakıp içeri giriyordu. Rüzgârı ve soğuğu yüzünde hissediyor, sokağın kömür kokusunu içine çekiyordu. Yağmur yağarsa ne ala, kar yağarsa kötü.

Kaderi alın yazısına dönüşeli çok olmuştu. Böyle inanıyordu. Rüyasında öldürdüğü palyaçolar, yalan makinesine bağlanmadan konuşamayan arkadaşlar. Pezevenkler, orospular, dedektifler. Uzun yıllar sürdüğü meslek hayatında yapmadığı bir şey kalmamıştı. Gizli görevde çalışmak böyleydi. İki kişiliğin var diye düşündü, ama ikisi de sahte değil. İkisi de sen. 

“Uyuşturucuyu yakalamak için uyuşturucu kullanmak şarttır” demişti amiri. “Daha iyisi, satıcısı olmaktır. Böylece kimliğini yerin yirmi metre dibine gömmüş olursun. Yaban domuzları bile eşeleyemez.”
Gömülürsen kurtçuklarla beraber yaşarsın. Bunu daha sonra görmüştü. Oradan çıktığını sandığın anlarda, bir kurtçuk gömleğinin, iki kurtçuk pantolonun, üç kurtçuk paltonun içinde. Dört kurtçuk boğazına yapışık. Her yudumda ağza suyu gelen, iç bulandıran ama midenin boş oluşundan sebep, kusulamayan bir illet.

Yıllardır tedarikçiyi bulamıyorlardı. Çok iyi saklanıyordu ibne. Çok iyi saklanıyordu göt. Belki de bir polistir diye düşünmüşlerdi. İçeride adamları vardır. O da benim gibidir belki demişti kendi kendine. İyi niyetiyle başladı, kullanıcı oldu, sonra müptela. Satmak zorunda kaldı ve sattı. Sonra ise kullanmak için daha çok satmak. Ben de mi böyle olacağım? Issız bir deve çöktü kafasına. Kum fırtınasından kurtulmuş, bulduğu ilk çayırdaki otları koparan, saçlarını yiyen bir deve.

B maddesi beyne böyle yapıyordu işte. Altın vuruşa kadar uzanan, bir dereye atılmış taşın ufak dalgaları. Bir vuruşta içine ağlardı adamın. Beyin uyuşur, sular sarı, çimenler kan kırmızı olurdu. Birden bire gökyüzünün içine girer ama bulutları hissedemezdin. Dilinin üstüne bir pamukçuk yerleşirdi, sonra dilin içine kaçardı. Sonra giderdi her şey. Tükenerek giderdi, verdiklerini bir anda geri alırdı B.

2274, 2030’de gelmişti bile. Logan kaçmaya erken başlamıştı. “Güçlü olan yenilenemiyordu.” Her genç B müptelasıydı, 30’una gelen ölüyordu. Ateşli bir dini törene katılıyorlar, altın vuruşla zirvedeyken bırakıyorlardı. B maddesinin 2020’da çıkışını hatırlıyordu. O zamanlar doktorlara göre C maddesiydi, canlılık veriyordu. Öyle demişler ve herkese önermişlerdi. Ancak birkaç tanesi ölünce, maddenin adı B maddesi olmuştu. Boşluğun karanlığına gönderiyordu müebbede mahkûm ruhları. Her veren, mutlaka bir şey alıyordu bunu bilememişlerdi. Hileli terazi her zaman kötü olana meyilli dururdu bu sefil hayatta.

1985… O günleri babası anlatmıştı; 1985’te George Orwell haklı çıkmıştı. Büyük birader her köşe başındaydı. Göz göz olmuş tek gözdü o.  Çok geçmeden bankamatiklerin üzerindeydi, trafik lambalarının üstündeydi, internet sitelerinin içindeydi, apartmanın altındaki kasabın dijital kameralarındaydı. Hani o hırsız girer diye taktırdığı gözler. Asıl büyük hırsızı içeri davet eden gözler. Anılarını, geçmişini çalan gözler. Daha sonra belki de özgürlüğünü çalacak olan gözler.

“Gözlerden” dedi kendi kendine “uzak olmam gerek eylemlerimde.” Bunun eğitimini görmüştü. Hayatının en kısa dersiydi. Eğitim şu kelimeyle başlıyor ve bitiyordu. “Kaçış yok.”

Eylemlerini kafasında şekillendirmeye başlamıştı. Ya da cüceler, karıncalar, böcekler bunu onun için yapmıştı. Herhangi biri. Düşman denizin ötesinde konuşlanan bir ülke değildi. Düşman içini kemirendi her zaman. Her nefesinde daha içine giren, seni baştan çıkarıp kandıran, sonra da başkalarına karşı kışkırtan bir şeydi.

Düşmanla savaşacaktı. Bizi beyaz ve siyah diye ayıranlarla. Bizi fakir ve zengin diye ayıranlarla. Kentli ve şehirli diye ayıranlarla. Paralarıyla vicdanlarını yıkayanlarla. Okul yaptırıp kendi adını verenlere. Kan banyosu yapıp çiçek banyosu kokanlara. Onlara bırakmazdı hiçbir şeyi, bunu biliyordu. Artık toprak ürün vermiyordu. İnsan yiyebildiğinden fazlasını avlamıştı. Giyebileceğinden fazlasını dikmişti. İhtiyacından fazlasını öldürüyordu.
Düşman hep kazanacak anlamıştı. Vazgeçmişti. Ama perişan hâldeki bir polis arabesk dinlemekten başka ne yapabilirdi ki. B tacirlerine artık daha iyi gözle bakıyordu. Hayat kurtarmıyorlardı, ama hayattan kurtarıyorlardı.

Boşlukta bir gece daha diye düşündü yürürken. “Param az, işlevim işlevsiz, amacım yok, bir ara bunları edinmek gerek. Beden bir zindan. Neden sanki Tanrı olmamıza izin verilmiyor ki? Paylaşmak yüce olandır. O ise tüm gücü elinde tutuyor. Tanrısallığın özünde yıkım yatar. Daha iyisini yapmak için yıkmak gerekir.” O da bunu yapacaktı işte. Tanrı bana hiçbir şey diyemez dedi kendi kendine, o da yapıyor. Güç onu elde edebilecek kadar cesareti olanda olur.

Sokakların mavisinden, bir evin turuncusuna girdi. Loş bir ortam, duman altı. Oturdu. İkramlar önüne geldi. Biraz B maddesi, biraz ot, biraz da yasadışı alkol. B maddesini hep beraber çektiler, attılar ve enjekte ettiler. Her türlü formlarını damarlarına, midelerine ve beyinlerine gönderdiler. Midesi maddenin parçalanışını hissetti ve sonra bir yanma başladı. Pencerenin önüne geldi. Güneş henüz doğmuştu. Dokuz saniye kadar baktı. Beynini istila edecek fikirleri aradı. 15 saniye oldu, artık her yer siyah olmuştu. Gözünü kapadı, önünde parlayan turuncu bir siluet vardı sadece. Gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Onun kim olduğunu bilmiyordu, bu belki de tanrının yüzüydü. Kulağına bulanık bir fısıltı geldi. “Zaman bu zamandır.”

Ayağa kalktı, özellikle deldiği paltosunun cebinden silahını çıkardı. Mat gözlerinin zor seçtiği iki erkeği vurdu. Kadın çığlık atıyordu ve kafasını duvara vuruyordu. Her vuruş biraz daha kandı, her kan nehre düşen bir damla. Her nehir okyanusla birleşiyor. Bir el daha ateş etti. Beyin parçalarının duvarından aşağı süzülüşünü gördü. Kanla karışık. Oraya kusuverdi. Beyin… beyin iğrençti.

Kavrulmuştu. Çürük kokusu ortalığa yayılıyordu. Genzi parçalayan, acı bir koku. Bir kez daha kustu. B beynin içinden simsiyah akıyordu. İçeri girenlerin çığlıklarını, bir adamın tek düze bir sesle konuşmasını ve el hareketlerini gördü. Saniyenin dörtte biri hızında.

Dünya kötüydü. Ama o, iyi olmanın yolunu bulmuştu. Yıkmaktan geçiyordu. Onları sefil hayatlarından kurtarmıştı, bir iyilik yapmıştı, hapsoldukları yerden onları kurtartmıştı. Bir kişiyi kurtarmak dünyayı kurtarmaktı. Dünyayı biraz daha iyi hâle getirmekti. Kendi de kurtulmuştu, tanrı iyilik yapanları sever demişti bir kere gittiği camideki vaiz. Tavana doğru baktı. Ruhun derinliklerine indi. “Filler asla yaşlanmaz” diye düşündü ruhuna bakıp, “sonsuza kadar gençtir onlar” Gözlerindeki son kare tavana sıçrayan ve düşmeyi bekleyen beyninin parçacıklarıydı. Yedinci ayın yedisiydi, babasının yedinci oğluydu ve günlerden cumaydı.

Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: