Minare Gölgesi'ndeki hayatlar




Ünlü karikatürist Engin Ergönültaş’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı ‘Minare Gölgesi’, duvarı sıvalı evlerden çıkıp, iplere asılı çamaşırlara uzanıyor ve kentsel dönüşümle kaybolacak bir kültüre işaret ediyor. Ergönültaş’la konuştuk…

70’li yıllarda Gırgır’da Zalim Şevki ve Kelek Osman gibi karakterleri yaratan Mikrop ve Pişmiş Kelle dergilerini yöneten usta karikatürist Engin Ergönültaş’ın önce bir senaryo olarak tasarladığı ama hayata geçirmediği ‘Minare Gölgesi’, kitaplaşıp bir romana dönüştü… Kitap, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Uykusuz’da bu hafta yazdığı yazıda Ergönültaş’tan “Yaşayan dâhinin adı Engin Ergönültaş’tır… İlk başyapıtı ‘Minare Gölgesi’yle beraber kendisini takdimimdir” diyen Vedat Özdemiroğlu’yla konuştuğumuzda “Hep diptekilerle uğraşır bütün büyük yazarlar gibi. Kendini ifade edemeyen insanları konu eder. Mısırlı Necip Mahfuz dışında böyle anlatan yoktur” demişti. Biz de işte bu kelimelerle tarif edilen Ergönültaş’la yeni romanını konuştuk…

- Kitabın ismi nereden geliyor?
‘Minare Gölgesi’ artık pek kullanılmasa da hiçlik anlamı taşıyan bir terim. Daha doğrusu bir var, bir yok olma durumunu ifade ediyor. İçinde bir sır barındırıyor. Gölgeler, sır barındırır içinde. Hitchcock da gölgeyi bir korku öğesi olarak kullanmıştır. Kitapta bir kayıp çocuk var, minarede saklanıyor. Bir şahıs, tas içindeki bir suya bakarak çocuğu aradığı anda minarenin gölgesiyle ve şerefedeki çocuğun gölgesi odanın karşı duvarına vuruyor. Platon’un mağara alegorisi de vardır ya, yıllarca insanlar yolunu gölgeyle bulmuştur. Kitabın ruhuna uygun olur diye düşündüm.

- Peki, en baştan belli miydi isim?

‘Uyuyan Adam’ olabilir diye düşünmüştüm. Artık sürekli uyumaya başlıyor bir yerden sonra. Ama sonra ‘Minare Gölgesi’nde karar kıldık.

- Senaryo olarak başlamış, Kültür Bakanlığı’ndan 250 bin TL destek de almıştınız.
Ama senaryo halindeyken o para elime geçmedi. 5 yılda tamamladım. Yazı daha güzel, bu işlere girmeden önce falan da hep aklımda yazmak vardı.

- Sizin yazarken hep gece çalıştığı nızı, gündüz olsa da gece atmosferi yaratmaya çalıştığınızı duymuştuk…
Evet, doğru. Yıllardır hep gece çalışınca o rutine alışıyor insan. Hep gece çalıştım, sabah uyudum. Karanlık daha fazla konsantrasyon getiriyor. Derler ya “Karanlık yarı uyku hâlidir” diye, insanın uykusu geliyor. Başka şeyler düşündürüyor. Her şey farklılaşıyor.

- Peki, bunca başarılı işten sonra uzun sürelerle ortadan kaybolmalarınız olmuştu, bunun sebebi neydi?
Kaybolduğum doğrudur. Yurtdışındaydım bir dönem, o yüzden yoktum. Son olarak bu kitabı yazmak için 5 yıl ara verdim. Senaryolar yazdım. Çünkü bu işlere girmeden önce aklımda hep sinema vardı, bir de yazarlık. Ama tabii bunlar için ciddi bir ekonomik güç gerekiyor. Çizim dünyası öyle değil, çiziyorsunuz veriyorsunuz dergiye, kazanıyorsunuz. O yüzden kayboldum. Tabii, 3 ayda yazanlar da var ama benim yazım sürecim öyle işlemiyor, o kadar hızlı değil.

- Senaryo olarak başlamış ama bu bir roman. Sinematik bir yapısı var yine de...
Öyle söylüyorlar. Okuyanlar görsel olarak gözlerinde canlandırabildiklerini söylüyor ki amaç buydu. Gerçi bu öyle ahım şahım övünülecek şey değil. Birçok romancı bunu yapmaya çalışıyor. Olabildiyse ne mutlu.


Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: