"De Gustibus Non Est Disputandum"



(Roll, 62. sayıdan. 1976 tarihli bir radyo söyleşisi. Ogan Güner çevirisi.)



 Niye edebiyat türleri içinde bilim-kurguyu seçtin? Daha doğrusu, bu bilinçli bir karar mıydı?

Philip K. Dick: Evet. Diğer türlerle kıyaslandığında bilim-kurgu, saf fikirlerin ifadesi için çok daha geniş bir hareket alanı yaratıyor da ondan.

İlk önce bilim-kurguyla ilgili şu klişelerin üzerinden bir geçelim. Diyorlar ki, bilim-kurgu gettodur. Diğer yandan da, bilim-kurgunun özgün fikirler üzerine kurulu bir edebi tür olduğu söyleniyor. Gerçi her edebi tür fikirler üzerine kuruludur prensipte ya, neyse. Bilim-kurgu her iki yaftayı da nasıl bir arada yiyebiliyor sence?

Dick: Bilim-kurgu son yıllarda çok değişti. Gettodan çıkmaya başladı. Ama bu, ona pek de yaramadı. Giderek kötüleşti, çünkü kimliğini ve biçimini kaybetmeye başladı. Biraz zorlarsan, her kitabı bilim-kurgu diye ilan edebilirsin bugünlerde, ya da tam tersi. Şu sıralar çıkacak olan bir kitabım var mesela. Karton ciltli baskısı normal olarak satılacak, ucuz ciltli baskısı ise bilim-kurgu olarak. Yani karton ciltliyi satın alan adam roman okurken, ucuz baskıyı alan bilim-kurgu okuyor olacak. Bu daha çok kitabı basan yayınevinin kitabı nasıl kategorize etmeye karar verdiğiyle ilgili bir şey haline geldi. Benim de kafam karıştı. Karton cilt söz konusu olduğunda bilim-kurgu gettodan çıkıyor, ucuz ciltli kitap söz konusu olduğunda gettoda yaşamaya devam ediyor.

Yazmaya ne zaman başladın?

Dick: 1951'de.

Yani ilk hikayeni ne zaman sattın demek istedim.

Dick: Daktilo kullanmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. İlk romanımı 14 yaşındayken yazdım. "Return To Lilliput"! Tam bir bombaydı. Gelmiş geçmiş en kötü roman. Bir gün ona uygun bir pazar bulup o romanı da satacağım. Ama kurgusu falan düzgündü. Modern dünyada Lilliput'u keşfediyorlar. Atlantis'i keşfettikleri gibi. Ama Lilliput battığı için ancak denizaltılarla ulaşılabiliyor. 14 yaşındaki bir çocuğun bundan daha iyi fikirler üretmesi gerektiğini söyleyebilirsin tabii. Romandaki denizaltıların numaralarını bile söyleyebilirim sana: A-101, B-202, C-303...

Peki sattığın ilk hikayeye gelelim. Kime sattın?

Dick: Fiction & Science Fiction dergisine. O zamanların en iyi dergisiydi. Sağa sola 13-14 tane hikaye yollamıştım ve hepsi geri dönmüştü, ama bu hikaye Tony Boucher'ın yorumlarıyla birlikte geldi. "Eğer şu satırlar üzerinde tekrar çalışırsan, elle tutulur bir hikaye ortaya çıkacak" diyordu. Tony Boucher harika bir editör, harika bir yazardır. Hikayenin ilk versiyonu sekiz-dokuz bin kelimeydi, iki bin kelimeye indirdim. Hikayenin adı "Roog"du ve hala basılı olarak bulabilirsin. Hatta bir lise kitabının içinde de var. Düşünsene, bu işe başladığım ilk hikayemden 25 yıldır para kazanıyorum. Daha sonra kariyerimin kötü bir safhasına girdim. 1954 gibi bir tarihte görüp görebileceğiniz en kötü hikayeleri yazdım. 1953 yılında, Tony Boucher'ın editörlüğü altında tam 27 hikaye sattım ama son ikisi beş para etmezdi. Ajansım sonunda bana dedi ki, "Phil, daha az ve daha iyi yaz."

İlk sattığın roman hangisiydi?

Dick: "Solar Lottery". Bu romanın da baskısı hala mevcut. Bugüne kadar 1500 dolar kazandım bu romandan.

Yine de fena sayılmaz. Açlıktan sürünüyor da olabilirdin. 1500 dolar kazanabiliyorsun bir kitaptan.

Dick: Tabii ya, bu kitap için 1000 dolar avans almıştım. 10 yıl sonra tekrar bastıklarında 500 dolar daha verdiler. Bir kitapçıya gir, kitabı eline al ve içinde hala basım tarihi olarak 1954 yılını görürsün. Sanki o tarihten sonra hiç ek basım yapılmamış gibi. Bu kitap Hong-Kong'da bile satılıyor ve 1954 yılından sonra hiç satılmamış gibi görünüyor. Emin ol, çok iyi kazanıyorum.

Çalışma ritmin nasıl?

Dick: Öğlen gibi kalkarım ve daktilonun başına oturup sabah 2'ye kadar çalışırım. Bu kadar basit. Bu işe bulaştığın zaman böyle çalışman gerekiyor, yoksa açlıktan ölürsün. Yılda 2000 dolarla yaşamayı öğrenmen gerekir. İlk on yıl arka bahçedeki otları ve çöpleri yiyerek yaşarsın. 10 yılın ardından sabah kahvaltısı parası kazanmaya başlarsın. Eve bir telefon bağlatıncaya kadar it gibi çalışmaa devam edersin. Sonra eski bir otomobil alırsın. Her sabah vurdurarak çalıştırdığın türden... 25 yılın sonunda 795 dolarlık bir Dodge alabilirsin ama radyosu çalışmaz. Manavdaki kasiyerler bile senden çok kazanmaktadır. Bir keresinde bir marketteki kasiyer çocukla konuşmuştum ve çok kötü moralim bozulmuştu. Daha yeni işe girmiş ve kaç para kazanıyordu dersin? Benden daha fazla. "Vay be, çok iyi para" demiştim.

"Yılda 2000 dolar için niye kendimi harap ediyorum" sorusunu sormadın mı kendine?

Dick: Yazmayı seviyorum da ondan. Hiç para kazanmasam da yazmaya devam edecektim.

Peki bu çalışma şeklinde hiç değişiklik olmadı mı?

Dick: Ne oldu, anlatayım. Roger Zelazny'yle birlikte yazdığımız son çıkan "Deus Irae" kitabını ele alalım. Bu kitabı yazmak, inanmayacaksın ama, tam 12 yılımızı aldı. Kitabın kontratını 1964'te imzaladım. Şimdi 1976 yılındayız, değil mi? İşte tam 12 yıl. Tek başıma olsam hiç bitmeyebilirdi. Kitabın üçte birini yazdıktan sonra farkettim ki Hristiyanlıkla ilgili yeterli bilgim yok. Ve teolojiyle ilgili hiçbir şey bilmezken bir teoloji kitabı yazmaya girişmiştim. 1968 yılında Zelazny'yle tanıştım ve teoloji bilgisi olup olmadığını sordum. "Emin ol ki, o işlerden anlarım" dedi. "İyi, benimle çalışmak ister misin, elimde yarım kalmış bir teoloji romanı var" dedim. Ve yazdıklarımı ona verdim. Sekiz yıl boyunca ondan hiç haber almadım. Bir kere kartpostal yolladı bana ve anladım ki Roger çalışıyor, araitırma yapıyor. 12 yılın ardından kitap bitti ve her birimiz 400 dolar kazandık, nasıl ama? İkimizin kariyerinde de tam bir felaket. Bu kitaba koyduğumuz emeğin karşılığını alamadığımız kesin. Bir daha asla aynı hatayı tekrarlamamaya kararlıyım. Şu anda da teolojik bir roman üzerine çalışıyorum, ama araştırmasını önceden yaptım. Daktilonun başıan oturduğumda ne yazacağımı biliyorum artık. "Yüksek Şatodaki Adam" romanı için de yedi yıl araştırma yapmıştım. O yedi yıl içinde başka işler de yaptım ama, romanın yazım süreciyle araştırma sürecini birbirinden ayrı zamanlarda yapmak tek doğru yol. "Yüksek Şatodaki Adam" bu yüzden iyi bir romandır. Bilmediğim hiçbir şey yoktu. Berkeley'deki kütüphanede 2. Dünya savaşı sırasında ele geçirilmiş Gestapo belgelerinin hepsini okudum. Dışarıya çıkaramadığınız için bütün bunları kütüphanede okudum. Okuduklarım o kadar korkunçtu ki, birkaç defa bu romanın devamını yazmaya kalktıysam da midem kaldırmadı. Çünkü tekrar Nazilerle ilgili araştırmaya girmek gerekiyordu ve gözüm yemiyordu. Benim romanımın Japonlar tarafında geçmesinin nedeni de budur. Bir karakterle ilgili yazabilmek için onun suratının arkasına geçmek lazım ve Nazilerin suratının arkasına geçmeyi gözüm yemiyor. Japonlarla baş edebiliyordum oysa.

Başladığında bu kadar sıkıntılı olacağını tahmin ediyor muydun?

Dick: Yazma kısmı sıkıntılı değildi, hatta tam bir katarsis'ti, ama araştırma kısmı korkunçtu. Araştırmaya başlamadan önce bu adamlardan nefret ediyordum. Araştırmayı bitirdikten sonra ise hayatımın geri kalanında nefret edeceğim bir düşman yaratmıştım kendime: Faşizm. Nerede olursa olsun...

Richard Lupoff anlatmıştı: Yıllarca bilim-kurgu alanında ürün vererek yaşamaya çalıştıktan sonra New York kentiyle ilgili bir kitap yazması için kendisine yüklüce bir para teklif edilmiş ve bu sebeple bilim-kurguyu bırakmaya hazırlanıyordu. Oysa gayet iyi bir yazar...

Dick: Karısı da çok güzeldir: Pat Lupoff. Bir keresinde barda ona asılmıştım. Richard Lupoff'un karısı olduğunu bilmiyordum. Ve kendimi park yerinde boylu boyunca yatarken buldum. Richard sıkı yumruk atıyor.

İnsanlar para için bilim-kurguyu terk ediyorlar mı gerçekten, sormak istediğim o.

Dick: Richard Lupoff'un bilim-kurgu kitabı yazdığını bile bilmiyordum.

Hadi canım, gayet iyi yazıyordu hem de.

Dick: De gusbitus non est disputandum.Yani başkalarının zevki kötü olabilir, ama beni bağlamaz. Ayrıca bana bilim-kurguyu bırakmam için büyük paralar teklif edilmedi.

"A Scanner Darkly" (Karanlığı Taramak) romanına gelelim. Daha önce, romandakine benzer uyuşturucu rehabilitasyonlarından geçtiğini söylemiştin. İnsanlığın en karanlık bölgelerinde dolaşmak nasıl bir duygu?

Dick: "Karanlığı Taramak"ta uyuşturucu dünyasının en uç ironilerini yakalamaya çalıştım. Bulabildiğim en harbi ironi ise şuydu: Sahte kimlik kartlarıyla barlara girdiğimiz eski günlerde, içeriye bir adam gelir ve zencefil birası ya da süt gibi bir şey isterdi. Bu adam polistir, çünkü görev başında içki içmei yasaktır. Biz küçük yaştakiler ufak ufak uzardık hemen. Ama gizli çalışan narkotik polisleri uyuşturucu ortamında, uyuşturucu almak durumundadır. Herkesin esrar içtiği bir ortamda o da esrar yakmak zorundadır. Yoksa oyarlar o adamı. Bence en büyük ironi bu noktada başlıyordu. Romandaki adam da aldığı uyuşturuculardan kafayı yiyip kendi kendine rapor vermeye ve giderek aradaki farkı unutmaya başlıyor. Kendisine söylense bile farkedemeyecek durumda. Bu ortamlarda takılırken bir keresinde beni bir adama götürmüşlerdi. Çok zengin bir herifti, ama uyuşturucudan dolayı kopup gitmişti. Yaptığı tek şey elindeki üç topla jonglörlük yapmak ve etrafa sırıtmaktı. Kütüphanesinden rastgele bir kitap çektim, Spinoza çıktı. Baktım, bazı satırların altı çizilmiş, kitap bir zamanlar ciddi ciddi okunmuş. Yani bu adam bir zamanlar kafası çalışan bir adammış. Spinoza, okunması en zor filozoflardan biridir... Bu konuyu, benzer bir kısa hikaye yazmış olan Grania Davidson'la konuşmuştuk. Kocası doktordu ve Grania bana egsozlardan çıkan dumanı soluyarak koca bir şehrin zehirlenebileceğin gerçeğinden bahsetti. Kimse de bunun farkına varamazdı, çünkü herkes aynı gazı soluyordu. "Ya durum gerçekten buysa?" diye düşündüm. "Karanlığı Taramak" böyle şekillendi.

Senin için hangisi önce gelir: Durum mu, karakterler mi? Yoksa iç içe mi?

Dick: Her şeyden önemlisi fikirdir, ham fikir. Sonra bu fikir etrafında yaratılmış ortamda karakterlerle karşılaşır. Yani yarattığınız ortam bir anlamda özel efekttir. Bu dünyada yaşayan insanlara ihtiyacınız var. Eğer kitaplarımın arasında bir tutarlılık varsa, o da karakterlerimin bu dünyayla iç içe geçmesinden, birgirleriyle etkileşmesinden kaynaklanıyordur. Daha sonra karakterlerimden birinin bu fikrin kurbanı, birinin de sahibi olması için uğraşırım. Yani herhangi bir toplumdaki kazananlar ve kaybedenler. Örneğin paranın yerine simidin geçtiği bir dünya düşünün. Devlet başkanı fırıncı olmak zorunadır. Diğer tarafta da midesinde bir gariplik olan bir adam vardır. Bu şekilde gelişir...

"Androidler Elektrikli Koyunlu Düşler mi?" romanının film hakları satın alındı, değil mi? Bir gelişme var mı?

Dick: Hakkın sahibi Herb Jaffe'ydi, değil mi? O salak filmlerine burdan dil uzatmak istemiyorum, ama eğer beni dinliyorsan Herb, senaryolarının berbat olduğunu söyleyebilirim. Taş devrinde yaşıyorsun ve tam bir Neanderthal'sin. Herb'in oğlu Robert benimle konuşmak için geldi. Bana yolladıkları senaryonun taslak olduğunu sanıyordum, meğerse son haliymiş. Robert denen herife dedim ki, "seni havaalanının ortasında evire çevire döverim, benim kariyerimi mahvedeceksiniz!" "O kadar kötü mü? O kitabı ciddiye alarak mı yazmıştın sen?" dedi. "Seni şu anda arabadan atacak kadar ciddi yazdım" dedim. Kitabımın haklarını geri almak için 2 bin dolar önerdim. O kadar kötü bir senaryo görmedim hayatımda. Sokaktaki ilk insanı durdur, ve senaryo yazmasını iste, daha iyi yapardı.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Dick: Evet. Umarım insanlar bilim-kurgu alanına girmek ve Silverberg, Malzberg ve Vonnegut gibi bilim-kurgu yazmadıklarını iddia eden adamları dinlemeyip bilim-kurgu yazarı olmak isterler. Bilim-kurgu, yazması çok eğlenceli bir tür. Ve bütün maddi sıkıntılara değer. Hiç pişman olmadım... Yok, doğru değil, arada pişman olduğum oldu. Mesela elektriğimi kestikleri zamanlarda... Ya da "Flow My Tears" romanını bitirip de yayıncıma birinci sınıf postayla yollayacak parayı bulamadığımda. Düşünsene, daha yazılmadan satılmış ve parası alınmış bir romanı postalayaca paranın bile olmadığı zamanlar yaşıyorsun. Şunu bilin ki, bilim-kurgu yazarı olacaksanız, açlıktan sürüneceksiniz. Hiç tanınmayacak, hiç para kazanmayacaksınız. Ve yoksulluk içinde öleceksiniz. Ama yıla bilmemkaç bin dolarlar kazanıp da sevmediği işleri yapan adamlardan daha mutlu ölme şansınız var. Yazdıklarınızın basılması bile bence bir şans. Bilim-kurgu türünü tamamen ortadan kaldırabilirlerdi. Bu kategorinin hala varolması bile yeterli.




Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: