Sorry Herr Gütenberg



( Enis Batur'un Yazboz'undan, Sorry Herr Gütenberg başlıklı bölüm.)


"Bugünlerdeki en güncel ve en zor sorunlardan biri; görülüyor ki Gütenberg çağının sonuyla işimiz var. Teknolojik zaferler çağımıza ve geleceğimize egemen oldu. Daha doğrusu geleceğimizin yokluğuna. Bu nedenle okumadeneyimini her zaman daha marjinale itmekteyiz. Halbuki elektronik bilgi ağı, her ailenin kalbine işleyecek kadar, her zaman daha ileriye itiliyor. Her mesafe kayboldu ve her birimiz toprağın her köşesinden ileriyi görebiliyor. Artık okur değil, evrensel izleyicileriz."

Hans-Georg Gadamer



   1980'li yıllarda, Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanan afişlerde, posterlerde, çeşitli yayın duyurularında Gütenberg'in adı, yüzü, bastığı kitaplar sık sık öne çıkarılıyordu: Kitap uygarlığının ölmediği, sarsılmadığı, yeni teknolojik gelişmelerin yeni, yepyeni iletişim kanalları açarak kitab'ın sonunu getiremeyeceği vurgulanmak isteniyordu. Bu yılki Frankfurt Fuarı'nda ilk kez ters bir vurguyla karşılaştık: Multimedyaya, elektronik medyaya ayrılan ve her yıl gözle görülür biçimde büyüklüğünü herkesin farkettiği bölümün girişinde bir yerde, olanca büyüklüğüyle bir bakıma ana bildiriyi taşıma savındaki bir afişin üzerinde "Sorry Herr Gütenberg" yazıyordu: Elektronik medyacılar ironiyle karışık bir sözümona üzüntüyle kitap dünyasından özür diliyorlardı: Son'un başlangıcında olduğumuz kesindi artık. 

   Bilgisayar dünyasındaki inanılmaz hızdaki gelişmelerin kitabın klasik formuna, işlevine, iletilebilirliğine yönelik dönüşümcü harekatı nicedir bir kapının eşiğinde durduğumuzu, kaçınılmaz olarak içeri gireceğimizi, daha doğrusu kendimizi ya içeride, ya da dışarıda bulacağımızı gösteriyordu aslında. Walter Benjamin'in XIX. yüzyıldan XX. yüzyıla dönüldüğü bir dönemde, yeni çağın enikonu yol aldığı bir kavşakta üzerine gidip kurcaladığı "Teknik Çoğaltım Çağında Sanat Yapıtı" izleğiyle bir kez daha, bu sefer başka bir kavşağın getirip önümüze yığdığı verilerle, yüzyüze gelmemiz gerekiyordu şimdi.

   Teknik çoğaltımın getirdiği olanaklar, özellikle görsel sanatlar konusundadönüştürücü bir nitelik taşımıştı: Fotoğraf (foto-grafi), yalnızca sanat yapıtının biricikliğini ve aura'sını zedelememiş, bir o kadar da dağılım gerçekliğini değiştirmişti: Edebiyatın (kitabın), Müziğin (plağın), ardından resim ve heykel sanatları da, alınan kalıplardan çoğaltılan örnekleriyle yaygınlık katına ulaşacaktı.Benjamin'in bu konudaki eleştirel tavrı geçmişin ve ara dönemin sanat yapıtı bağlamında can alıcı sorular doğuruyordu; ne ki, o tarihten başlayarak, sanatçıların teknik çoğaltım gerçekliğini bir veri saydıkları, giderek, zamanla üretim ayarını biraz da bu gerçekliğin tözüne bağladıkları göze çarptı. Bugünün sanat ortamını, bir uçta Keith Haring gibi yapıtını aynı anda tasarım ve çoğaltım modellerine sıkısıkıya bağlı olarak resim/afiş/kartpostal/t-shirt/rozet çizgisinde üretenlerle, öteki uçta bir seferlik gerçekleşme kipine dayanan happening/fluxus tarzı anlayışı seçenlerin oluşturduğu söylenebilirse: Sanat, sonsuz çoğaltım ile biriciklik konumu arasında ontolojik savunusunu sürdürüyor demektir. 

   Bu anlamda, yazılı metinlerin dünyası, beş yüzyılı aşkın bir süredir aynı türden bir gerçeklik ilişkisi içindeydi. Gütenberg'in girişiminden çok önce de çoğaltım konusu devreye girmişti gerçi: Manastırlar "kopist"lerle doluydu. Gene de, elyazması bir bakıma tekörnek sayılabiliyordu:Çoğaltılan yazmalardan yanlışlar, eksikler, denetim eksik olmuyordu. Çağımız okurlarının çoğu Eco'nun romanından öğrendiler elyazmalarının yazgısını belirleyen nice etmenin varlığını. Oysa, elyazmalarının tarihinde tahripler, tahrifler, metinlerin dolaşıma çıkmasını engelleyen tedbirler sanıldığından geniş yer tutmuştur.

   Bugün dönüp baktığımızda, Gütenberg'in yazılı metinlerin tarihinde, evriminde neden aslan payını tuttuğunu çok daha kolay kavrayabiliyoruz, sanıyorum: Basılabilen, dolayısıyla geniş çapta dağıtılabilen her metin, okuma-yazma çarkının daha çabuk dönmesini sağlamıştır.

   Demek ki, bir başka yakada, iletişim çarkları da söz konusu evrimden, hem de birinci elden etkilenmiştir, diyebiliriz. Çarpıcı bir örneğin üzerinde kalmak istiyorum: Kuveyt savaşını ya da Haiti çıkarmasını anı anına izleyen geniş kitlelerin üzerinde, gözlerinin önüne getirilenlerin içeriğinden çok biçimi belirleyici olmuştu: Yaşanılan şoktaki büyük hisse, ekran karşısındaki koltuğunda oturan çağdaş insanın, bombalanan başka insanlarla aynı zaman dilimini paylaşır olmanın neredeyse inandırıcı gelmeyen gerçekliğine dayanıyordu: Çok değil, 500 yıl önce, 29 Mayıs 1453'te, dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak değerlendirilen bir fetih olayı gerçekleşmiş, ancak olup-bitenlerle doğrudan ilgili olan İtalya'da, olayın gerçekleştiği, 4 Temmuz günü, Girit üzerinden gelen gemiciler aracılığıyla duyulabilmişti ─ Steven Runciman'dan aktarıyorum.

   Kişisel bilgisayarların tasarlanması serüveninde dönemeç niteliği taşıyan Apple'ın yaklaşık 20 yıl önce kurulduğunu düşünürsek, eski çağın zihinde tartılması güç bir hızla bizden uzaklaştığı, yenisinin aynı hızla bizi içine çektiği ya da ( yineleme pahasına) bizi dışında bıraktığı, hepimize hangi girdabın ortasında yaşadığımızı gösterebilir de.
   Hayatını Kitab üzerine, kitaplar üzerine kurmuş biri olarak şunu söylemek istiyorum: "Adamlar", o dev afişin üzerine "Sorry Herr Gütenberg" yazmakta haklıdırlar. Elektronik medyanın, multimedyanın, interactive yayıncılığın şimdiden ulaştığı noktada kitap can çekişiyor. Durum karşısında, şüphe yok ki, 1920 doğumlularla 1980 doğumluların aynı düşünce, tavır, duygulanım içinde olmaları beklenemez. Durum, ne elyazısından daktiloya, ne de daktilodan bilgisayara geçişle karşılaştırılabilir, yazı insanları, yazı dünyasının insanları açısından: Zemin kaymanın da ötesinde, hepten değişmektedir.

  Aslına bakılacak olursa, Durum'u nicedir bir Süreç'in hazırladığını, hazırlamış olduğunu anlamak için cin kesilmek de şart değildir. Tekniğin, teknik çoğaltım çağının yüzyıl başından bu yana farklı koridorlarda denediği yeni araçları tek tek anımsayarak akıl yürütebiliriz: Fotoğraf, sinema, röprodüksiyon, radyo, teyp, plak, kaset, televizyon, video, video kamera, PC, dijital teknoloji, CD, CD-ROM, ve benzeri aygıtlar, buluşlar, yalnızca teknolojinin, tüketimin vandal silahları  olarak görülüp değerlendirildiğinde uzağa gidilemezdi. "Mertlik bozuldu"nun ötesinde bir yoruma gereksinme vardı, özellikle de periferide. Çoğu kez tepki duyulmakla yetinildi: Video cihazını çalıştıramıyor olmakla övünenler, "ben LP'lerden vazgeçmem" diyenler, video kamerayla sanat yapılamaz yargısıyla rahatlayanlar hepimizin içinde boy attı.

   Oysa yol alınıyordu: Degas, yüzyıl önce fotoğraflardan yararlanarak resim yapmaya başladı; Fütüristler hemen radyoyu kullandılar; Balzac'ın romanları sinemaya uyarlandı, çizgi-roman yapıldı, kasete okundu; John Cage makaralı teyp için besteler yaparken, Stockhausen orkestrasındaki müzisyenlere radyo çaldırdı;  Rene Char şiirlerini kasete okudu, Beauborg Kültür Merkezi şu kulunuzun bile kendi sesinden şiirlerini içeren bir sesli şiir müzesi kurdu, 1300'den günümüze İngiliz şiiri CD-ROM'lara alınıp meraklılara sunuldu; Coppola 8 mm. video filmlerine sardı, Greenaway Shakespeare'i bilgisayar aracılığıyla ekrana taşıdı, Amerikan ressamları yeni yapıtlarını laser printer'dan çıkış alarak gerçekleştirmeye koyuldular; alternatif yayın yöntemlerini benimseyen genç yazarlar, faksla dergi dağıtmayı, fotokopi-kitap üretmeyi yaygınlaştırdılar...

   Bütün bunlar olurken, Kübalı gençler Havana'ya uğrayan Cortazar'ı "radyoda şiir okumak mübah mıdır?" sorusuyla çileden çıkartıyor, Türkiye'de televizyonun olanaklarından yararlanan yazarlarla "starlık yapıyor" diye sözümona alay ediliyor, gene Türkiye'de balenin "belden aşağı bir sanat" olduğu tartışılabiliyordu.

   Böyle bir ortamda devrana bakmak güçleşiyor. Kitap evreni bağlamında dile getireceklerimin yanlış anlaşılmasından korkmuyorum. Böyle bir ortamda yanlış anlaşılmamak elde değildir. 1987'de, eskimiş kakavan dergicilik anlayışlarına diklendiğim kişilerden "üçüncü hamura küfrediyor" ya da "talihsiz beyanda bulunmuştur" yollu yorumlar duymuş-okumuş biri olarak, bu tür misillemelere aşılıyım. Endişeyse, zaten yitirilmiş vakitlerle dolu takvimimizde yeni yitiklere yer açılması olasılığından tedirginlik duyuyorum. Ben de biliyorum, kimse kafasını gömdüğü kumda ne gördüğünü kestiremez; gene de, dışarıda görülmesi gerekenler bana daha ilginç, önemli, yolaçıcıymış gibi geliyor.

   Kitap ölmüştür, öleyazmaktadır mı demeye getiriyorum, özetle? Hayır: Bundan fazlasını, ötesini aramalıyız yaşanan değişimin önünde. Onca yeni araç, yeni teknoloji öldürmedi kitabı, klasik kitap formunu, şimdi de ölecek, hepten yokolup gidecek değildir. Diyorum ki: Bildiğimiz formu, işlevi, anlamıyla Kitap geri çekilmektedir, çekilecektir. Bu haliyle serüveni, serüven damarı azalacaktır. Gelecek yüzyılda da basılacaktır kitaplar ─ ama, bana öyle geliyor ki, daha sınırlı bir varoluş biçimi olacaktır bu. Artık yazılı metinlerle ilişki kurma biçimimizi gözden geçirmeyi, okur ve yazar kimliklerimizle ifade'nin çok boyutluluğuna, çoğulluğuna açılmayı öğrenmeliyiz. Gazeteciler de yanılıyorlar: Kitap bitti, şimdi klip hızıyla bakılan dergilerin çağıdır, düşüncesini ileri sürerken: Basılı herşey hareketsizdir, onları bir tek göz hareketlendirir zihinde ─ aslolan, bundan böyle, el komutlarıyla farklı hareket alanları yaratabilen, ses eşliği yaratan, kısacası: Aynı zamanda aynı uzamda metinleri, görsel (dural ve akışkan) ögeleri, ses deposunu işletebilen  mekanizmadır: Interactive'in olanakları ekranımızda gazeteyi televizyona, kitabı audio-visuel bir iletişim birimine hemen dönüştürebilmektedir.

   Böyle okumaya alışmaktan başka umarımız var mıdır bilemiyorum, artık böyle yazmayı da öğrenmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum. Klasik kitap formunu hepten gözardı etmek zorunda olduğumuz, olacağımız anlamına gelmemeli bu. Eninde sonunda bir seçim sorunudur. İş gelip, ikisinden birini seçebileceğimiz ölçüde ikisini de avucumuzun içine alıp alamadığımız konusuna dayanıyor, dayanacaktır.

   Doğum tarihim 1920'nin epey ötesinde, 1980'in epey berisinde. 35 yıldır okumaya, 25 yıldır yazmaya belli normlar içinde alışmış biri olmama karşın, CD-ROM reader'ları ya da interactive programları gördüğümde panik duygusu yaşamadım. Tate Gallery'nin koleksiyonunu içeren diski takıp ekranıma Van Eyck'ın Arnolfini'nin Evliliği'ni getirdiğimde, bir komutla künyesini, bir başka komutla ressamın biyografisini, bir baskasıyla Gombrich'in bu tablo üzerine yorumunu ekrandaki tablonun derkenarına çekebildiğimde;bir komutla dönemin müziğini, bir başkasıyla Gombrich'in müziğini dinleyebildiğimde; bir komutla hem resmin, hem de metinlerin çıkışını alabildiğimde ancak heyecan duyabilirim. Kendi metinlerimi de böyle kurabilirim: Dilersem klasik kitap formunda, dilersem multimedyatik bir kayıt zinciri içinde ─ Ayna'dan Gesualdo'ya giderken elimde kalıbını zorlama uğraşı verdiğim klasik kitap formundan ötesi belki yoktu, ne ki zihnimde, imgelemimde, gönlümde bir sınırötesi arayışı hep yaşamıştı.

   Sorry Herr Gütenberg.


1994



Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: