Beklemek - 3



Punk hareketini yüzde yüz içinden yaşadın mı, yoksa olaya biraz mesafeli mi duruyordun?

101ers zamanında daha Punk diye bir şey yoktu ki, daha kesin olarak söylemek gerekirse, biz "pre-punk" bir gruptuk. Çok iyi hatırlıyorum, "punk" kelimesini ilk defa Time Out dergisinden Eddie & The Hot Rods ile ilgili olarak duymuştum."Bu da ne demek?" diye kendi kendime düşünmüştüm. Cümle tam olarak şöyleydi: "Eddie & The Hot Rods, Londra'daki en iyi Punk gruplarından biri." Sene 1975 filandı. Kısa bir süre sonra, Sex Pistols adında bir grupla karşılaştım. Soundcheck yaparlarken gördüm onları. Biz 101ers, gece-gündüz eşekler gibi çalışıyorduk, ve elde var sıfır; yollara düşüyorduk, provalar yapıyorduk; Londra-Sheffield, Sheffield-Londra... Mekik dokuyorduk, iki yıldır sürekli kıçımızdan ter damlıyordu, ama bir arpa boyu yol katedemiyorduk. Bir şey aksıyordu; ama ne, bilmiyordum. Sex Pistols'ın bizden önceki konserini izlerken, bizim bittiğimizi anladım. Biz sadece bir bar topluluğuyduk, bir pub-grup! Sex Pistols'ın bir dakika sahnede gözükmesi bizi tedavülden kaldırmaya yetmişti! 101ers'ın öteki üyeleri durumu anlamadılar, kabullenmek istemediler. Ben Punk'ın filizlenmeye başladığı 100 Club'a takılmaya başlamıştım, ve Clash'in müstakbel elemanlarıyla da orada tanıştım. 101ers'daki arkadaşlarım Punk'tan hiç hazzetmiyordu, iğrenerek bağırıyorlardı, "bunlar üç notayı peş peşe getiremiyor!" falan, işte bildik laflar, aşağılamalar.

Sen Punk'ın özünü hemen kavramış mıydın?
Öyle uzun boylu analizlere ihtiyaç yoktu. Punk'çıların zamanın hakikatine ve enerjiye sahip oldukları, enstrümantal tekniklerinse konu dışı olduğu aşikardı. Punk gruplarını dinlediğinizde hemen şöyle düşünüyordunuz: "Tabii, işte, olay bu!"

Bugün o zamanların Joe Strummer'ı hakkında ne düşünüyorsun?
Bu tür sorulara pek kafa yormuyorum. Bazen kendi kendime, salonda milletin birbirine girdiği ve bizim ısrarla çalmaya devam ettiğimiz zamanlarda olduğu gibi. Clash'in olağanüstü anlar yaşadığını söylüyorum. Bazen de, belli zamanlarda yaptığımın tam tersini yapmamız gerekirdi diye düşünüyorum... Sonuçta, Clash'le, albümlerimizle, temsil ettiğimiz şeyle büyük gurur duyuyorum. "Business" bakımından fazla sattık, ama asıl önemli olan alanda, sanat bakımından hakikaten pişmanlık duyduğum bir şey yok.

Bu konuda hırslı mıydın, Clash'in dönemine damgasını vurmasını istiyor muydun?
Sık sık kendime şu soruyu soruyorum: "Ünlü olmayı niçin istiyordun?" 101ers'le rhythm n' blues çaldığım zamanlar, Londra'nın Batı yakasında caddede yürürken insanların dönüp birbirlerine beni göstererek, "Bak, bu o gruptaki oğlan" demelerini hayal ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Ama birkaç sene sonra, Clash zamanında, Westbourne Park Road'da yürürken tam tersini düşünüyordum: "İnsanlar durup durup bana bakmayı, kafamı sikmeyi bir kesseler..." (gülüyor)

Clash'in olağanüstü başarısını nasıl karşıladın?

Öyle bir yere geldiğinizde, bunun o kadar da farkında olmuyorsunuz. Dünyanın hangi şehrine gidersek gidelim, orada tanınıyorduk, hatta ünlüydük, ama buna şaşırdığımı hiç hatırlamıyorum. Hem sonra, o kadar çok çalışıyorduk ki, kendimizi tepelerde görmüyorduk, hiç zamanımız yoktu. Bir dakikalığına olsun, biraz geri çekilip gözlemci olarak olaya bakabilmeyi, üzerine düşünebilmeyi, eleştirebilmeyi isterdim. Ama kafamızda tek bir şey vardı: Daha sonra ne yapacağımız, bir sonraki şarkı, bir sonraki konser... Dur durak bilmeden çalışıyorduk, "London Calling"in Amerika turnesinden döndüğümüz günün ertesinde, "Sandinista"nın kayıtları için stüdyoya giriyorduk. Ve gece gündüz stüdyodan hiç çıkmıyorduk.

"London's Burning"den "London Calling"e, oradan da olağanüstü bir "patchwork" olan "Sandinista"ya nasıl bir seyir izlediniz? Temel olarak bir punk gruptan son albümlerinizdeki müzikal zenginliğe nasıl geçtiniz?

Bunun ilk nedeni bateristimiz Topper Headon'dır. Topper daha 15 yaşından beri İngiltere'de gece kulüplerine turneye gelen Amerikalı siyah soul gruplarıyla çalmış. Punk'la birlikte bateristlerin etkisi ancak çok sert ve minimum bir düzeydeydi, oysa Topper'ın çok ince bir tekniği vardı. Bu bizim için olağanüstü bir şanstı, o olmasaydı bu kadar çok farklı şeye kalkışmayı ve bu kadar hızlı ilerlemeyi tahayyül edemezdik. İkinci neden, hepimizin kulaklarının etrafa fazlasıyla açık olmasıydı: Sürekli müzik dinliyorduk.Üstelik, Mick Jones çok parlak bir aranjördü, kimin neyi, ne zaman çalması gerektiğini bilen bir dehaya sahipti. Albümlerimizin kalitesini, büyük ölçüde Mick'in düzenlemelerine, onun sound hissine borçluyuz. Müziğimiz açıldığında, özellikle "London Calling"de, bir sürü insan bizi lanetledi. Çok iyi hatırlıyorum, Helsinki'de, bir neo-nazi çetesinin saldırısına uğramıştık, içlerinden biri boğazımı sıkıp beni duvara yapıştırmıştı... Ve ağlıyordu: Çünkü büyükannesi bu şarkıyı seviyormuş. Bu türden çok tepkiyle karşılaştık.

Kendini bir sözcü olarak görmediğini söylüyordun. Bugün Clash'in siyasi yönü için, angaje şarkı sözleriniz için ne düşünüyorsun? 
İşte orada büyük bir sorun var sanırım. Bu biraz karmaşık bir durum. Sözlerimizin ruhu sosyalist ideale dönüktü, ama sorun şu ki, komünist deneyim polis devletlerine, diktatörlüklerine vardı. Buna verecek cevabımız yoktu. Biz hümanist bir marksizmin, eşitliğin, toplumsal adaletin, hayalini kuruyorduk. Oysa reel sosyalizm Stalin'i, Mao'yu, despotları üretmişti. Şarkı sözlerimizdeki esas sorun buradaydı. Eğer politik şarkılar söylemeye yelteniyorsan, insanlara çözümler göstermen iyi olur. Tabii çok gençtik, toyduk, ateşliydik, büyük düşünürler değildik... Buna rağmen, dinleyicilerimize çıkış yolları önermemiz gerekirdi, sözlerimiz bir yere varmalıydı. Ben İsveç'teki sosyal demokrasiye hayranlık duyarken, İsveçliler hayatlarının ne kadar boğucu olduğunu göstererek benimle dalga geçiyorlardı. Turneler çok faydalıydı: Her ülkeden, her kültürden bir sürü insanla tanışıyorduk, dünya hakkında bir dolu şey öğreniyorduk. Ama bir süre sonra, ideal siyasi ya da toplumsal sistemin hangisi olduğunu kabul etmem gerekti. Hiç şüphesiz, sistemi değiştirmek istiyorduk. Ama yerine ne koyacaktık? Bir sistemi yıkmak istediğinde, geçerliliği olan  bir çözüm yolu önermen gerek. Yine de, utanıp gizleyecek halim yok: Belki de bu kafa karışıklığı, bu ideolojik çıkmaz yüzünden Clash sonunda parçalandı. Her şeyi söylemiştik, toplumumuzda aksayan şeylere karşı tiksintimizi tükürmüştük, ama daha uzağa gidemiyorduk, yapıcı bir çözüm önerimiz yoktu. Sonsuza kadar boşluk içinde kendini tekrarlamaktansa, bitirmek daha iyidir. Belki kendim ve grup hakkında biraz fazla katı bir yargı ama, bunun bilinçli bir değerlendirme olduğunu sanıyorum.

Bu çıkmazlara rağmen, şarkı sözlerinizin İngiliz gençliğini uyandırdığını ve Thatcher'lı yılları çok iyi yorumladığını düşünüyor musun?

Hiç şüphesiz. Thatcher'lı yıllar açgözlülük, sahtekarlık yıllarıydı. Marksizm, hümanizm kesinlikle tedavülden kalkmış değerlerdi. Mali başarı etrafında dönen bu dünyada kendimi kaybolmuş hissediyordum. Ve bir an geldi, çenemi kapayıp kendi inime çekilmenin daha iyi olacağını düşünmeye başladım. Bu şarkı sözleri sorunu, toplumla ilişkiler, sanatçının rolü meselesine geliyor. Dünyanın daha iyi, daha güzel, daha adil, daha az şiddetli olması için çözüm yolları önermek müthiş bir sorumluluk, büyük bir yük. Bu yük sanatçı için fazla ağır değil mi? Hepimiz durumu bir şekilde tasvir edebiliriz; ama iş çözüm önermeye gelince?.. Bu nedenle de sanatçının rolünün dönemini tasvir etmek, unutmamaları için gerçeği insanların gözüne sokmak, halkın sürekli uyanık olması için çabalamak olduğunu düşünüyorum. Ama dünyanın meselelerine reçeteler önermek sanatçının işi değil. Bu çok karmaşık, çok zor bir görev, tek bir kişi için fazla ağır.

Bütün bunlara karşın, Clash'in yine de bir şeyleri değiştirdiğini düşünmüyor musun?

Tabii ki, ama nasıl ya da ne düzeyde olduğunu tam olarak bilemiyorum. Sadece hayranlarımızın tepkilerini veri alabiliyorum. Binlerce insandan şu sözleri işittim: "Clash'i dinledikten sonra hayatım değişti..." Grubun bazı kişilerin hayatında etkileri oldu. Ama öyle dünyayı falan değiştirmedik.

Sex Pistols senin müziğe bakışını değiştirdi. Ama hayatın cilvesi, Clash daha yoğun, daha zengin ve hiç şüphesiz rock tarihinde Pistols'dan daha önemli bir grup oldu.

Bir karşılaştırma yapılabilir mi bilmiyorum. Pistols kısa ama çok parlak bir patlama oldu ve rock üzerindeki etkileri çok büyüktü. Onların izlerinin silinmeden kalacağını düşünüyorum. Bizim durumumuza gelince, daha az patlayıcı, daha uzun süreli bir şekilde gelişti, şarkı sözlerimiz daha az nihilistti, müziğimiz daha çeşitliydi... İki grup da rock tarihinde kalacaklar. Clash bir şans hikayesi, uygun durumların bir araya gelmesi: Doğru zamanda, doğru yerde! Bunları söylüyorum ama, kendi payımızı da yok saymıyorum, kürek mahkumları gibi çalışıyorduk. Bugün bir seyirci Clash'in zirvede olduğu zamanlardaki bir konserini görse neye uğradığını şaşırır, elektro şok verilmiş gibi olur.

Clash'in üyeleriyle bugün ilişkilerin nasıl?
Topper Headon'la temasım kayboldu, ama Mick'le Paul'ü sık sık görüyorum... Herkes iyi, hepimiz bir sürü çocuk yaptık.

Bugünün müzik dünyası hakkında ne düşünüyorsun? Clash gibi siyasi bir grubun eksikliği duyulmuyor mu?
Birçok ilginç insan var. Hiç kimseyi eleştirebilecek durumda görmüyorum kendimi.Bugünkü, demir perde-sonrası dünyada müziğe başlıyor olsaydı, ben siyasi şarkılar yazabilir miydim bilmiyorum. Bizde, İngiltere'de İşçi Partisi, Muhafazakar Partiden daha fazla muhafazakar! Amerika'da Cumhuriyetçilerle Demokratlar, aşağı yukarı aynı şey. Bugün siyasi dünyayı deşifre etmek, pozisyon almak çok zor. Bir adam seçilir seçilmez, hangi partiden olursa olsun iktidar içine işleyiveriyor. Blair, Major'dan daha kötü, çünkü ona inanıyorduk. İngiltere'de insanlar şimdi şöyle demeye başladı: "Thatcher zamanında en azından kiminle karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk, bizi aldatmıyordu." Seçilebilmek için, siyasetçiler mümkün olan en geniş seçmen kitlesini ikna etmek zorundalar. Bu da, Blair'in temelde muhafazakar insanların da oylarıyla seçildiği anlamına geliyor. Dolayısıyla o da, çok sayıda insanın hoşuna gitmeyi sürdürmek için şarabını sulandırmak, politikasını gevşetmek zorunda. Ama bu süreçten mutlu olanlar bir tek Tony Blair ve adamları. Eminim ki Churchill hakiki bir insandı, basmakalıp naylon bir dil kullanmazdı, halk ondaki insani yanı hissederdi. Bugün Blair 25 danışmanı tarafından yazılan ve tekrar yazılan söylevleri okuyor. İnsan Blair'in bir hologram olduğu hissine kapılıyor. Ben, açıkçası, hakiki bir adama oy vermeyi tercih ederim.

Şu sıralar neyle uğraşıyorsun?
Londra Festivali'nde "Doctor Chance"i gördüm ve bu filmin İngiltere'de hiçbir zaman gösterilmeyeceğini fark ettim, çünkü yeterince denemeye yönelik salonumuz yok. Bu beni çok melankolik yaptı: Eğer ülkemiz böyle filmleri oynatamıyorsa, bu demektir ki biz kendi kendimizi tüketiyoruz, kültürümüzü ve kültürel açılımımızı kaybediyoruz. Buna bir çare bulmak isterim, en azından kendi çapımda. Julian Temple'la birlikte "The Black Lamp"i kurmaya karar verdik. Becerebilir miyiz bilmiyorum ama, düşüncemiz bir film makinasıyla bir perdeyi bir kamyona yüklemek ve bütün ülkeyi baştan başa kat ederek terk edilmiş depolarda, kullanılmayan hangarlarda sanat filmleri göstermek; bu tür yerlerden her yerde bir sürü var. Bir tür gezici korsan sinema. Ama becerebileceğimiz konusunda şüphelerim var: Bir sürü ticari ve hukuki engeli aşmak, çıkar çatışmalarının üstesinden gelmek falan gerekiyor. Ama kesinlikle denemeye değer. Bunun dışında, Julian Temple'ın yeni filminin müziğini yapacağım, bu benim birkaç ayımı alır. Ayrıca, bir sürü değişik kayıt var, Horace Andy ya da The Grid'in lideri gibi adamlarla kaydettiğim parçalar; bunlardan bir albüm çıkarmayı deneyeceğim.İyi şeyler var ama, çok çeşitli, neredeyse her stilde, henüz güçlü bir eksen, bu parçaları bir araya getirecek bir bütünlük bulamadım... Üzerinde çalışmam lazım, çünkü onları hiçbir zaman çıkarmazsam hakikaten yazık olacak. Genellikle kabul etmiyorum ama... Bütün bu sürüklenen, askıda bekleyen projeler bazen insanda bir mahrumiyet duygusu uyandırıyor: Çalışıyorum, müzik yapıyorum ve hiçbir şey çıkmıyor. Bunları dinleyicilere sunmak isterdim.
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: