filmekimi 2014


(Bu sefer de Can'ı filmekimi'ne "yolladık", sağolsun o da filmleri değerlendirdi bizim için.)

Whiplash: Sundance'te hem jüri hem seyirci ödülünü alan Whiplash'i ek seans konulması sayesinde izleyebildim ve bu durumdan pek memnun kaldım, çünkü beklentim zaten yüksek olmasına rağmen bu beklentilerin de fazlasıyla üstüne çıkan bir film oldu. Şu anda da ödül sezonu için erken favoriler arasında gösteriliyor. 
Genç ve yetenekli bir baterist (Miles Teller) ile fazlasıyla zorlayıcı "öğretmeninin" (J.K.Simmons) ilişkisi filmin ana temasını oluşturuyor. Konu çok orijinal sayılmaz, senaryo da ortalama üstü ve tempolu olsa da oldukça zorlama kısımlar da barındırıyor. Örneğin Andrew’un babasıyla olan ilişkisi ne kadar katkı veriyorsa, Nicole ile olan “aşk hikayesi” bir o kadar anlamsız ve eğreti duruyor.

Ancak genç yönetmen Damien Chazelle'in henüz ikinci uzun metrajlı filminde gösterdiği üst düzey kabiliyet ve bu aralar ABD'nin en iyi genç oyuncularından biri olarak gösterilen Teller ve önceki bilinen rollerinin (Juno, Spider-man) çok çok üstüne çıkan Simmons'ın üst düzey performansları filmi bambaşka bir noktaya taşıyor. Özellikle birebir müzikal performansları ve çalışmaları içeren sahnelerde zirveye çıkan bu üç performans için bile filmi seyretmeye değer. 

Chazelle'in zaman zaman beklenmedik denebilecek kamera tercihlerine ve yine özellikle performans sahnelerinde bunlardan oluşturduğu sekanslara ve müzikle uyumuna da hayran kaldım.
8.5/10



Leviathan: Cannes'da Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu ile yarışan ve Palma Dor'u kaptırırken en iyi senaryo ödülüyle teselli bulan Leviathan Rusya'nın Oscar adayı ve yabancı film dalında favoriler arasında gösteriliyor.

Hem isim hem de tema açısından iki önemli esin kaynağı olan (Hobbes'un birey-devlet ilişkisini irdeleyen Leviathan'ı ve Hz.Eyüp’ün öyküsü) film Rusya'nın kuzeyinde eski bir balıkçı kasabasında yaşayan Kolia'nın (Aleksey Serebryakov) ailesinden kalan evinin arazisinin değer kazanması sonucu şehrin yozlaşmış ve "arkası sağlam" valisi ile girdiği mücadeleyi anlatıyor ve ön plandaki bu öyküyü Putin rejimine –çok da kalın olmayan– örtülü bir şekilde vurmak için kullanıyor. Filmin kısmen Rusya devleti tarafından finanse edildiği düşünüldüğünde cesareti takdir etmemek mümkün değil.

Film çıkışında Twitter'da direkt "Leviathan = Once Upon A Time in Russia" yazmıştım. Çok orijinal tespit yaptım diye düşünürken akşam okuduğum 4 review'da Bir Zamanlar Anadolu'da referansı görünce resmen yıkıldım. Şaka bir yana film gerçekten gerek tema, gerek yönetmenlik açısından inanılmaz derecede hatırlatıyor BZA’yı. Zvyagintsev'in diğer filmlerini izlememiş olsam da bahsettiğim değerlendirmelerde BZA'nın yönetmenin en "erişilebilir" filmi olması durumunun da Leviathan için de geçerli olduğu söyleniyor. Gerçi BZA'yı izlemiş olanlar bunun filmin objektif anlamda çok da "erişilebilir" olduğu anlamına gelmeyebileceğini takdir edeceklerdir. Açıkçası ben de filmi izlememden birkaç saat geçtikten ve üstünde düşündükten sonra hakkını verebildim.

İlk anda bile takdir edebildiğim yanı ise sinematografi açısından BZA gibi kusursuza yakın olması. Arkaplanlar ve Rus coğrafyasının kullanımı hem estetik hem de temayla uyum açısından muazzam.

Ancak kurgu açısından yapılan bazı tercihler, hikayedeki en kritik birkaç olayın sahneye yansıtılmaması açıkçası pek hoşuma gitmedi. Buna karşın birkaç sahne var ki hem içerik hem görsel olarak başyapıt düzeyinde:

--SPOILER ALERT--
Kolia'nın oğlunun balina iskeletlerinin yanına kaçışı, karısının tepeden denizdeki balinayı görüşü, evin yıkılışı ve son kilise sahnesi.
--SPOILER ALERT--
Oyunculuklar çok ön plana çıkmıyor ama rolünün hakkını vermeyen de yok.
8/10

Mommy: Sinemanın dahi çocuğu olarak görülen 25 yaşındaki Xavier Dolan'ın geçen seneki festivallerde çok beğenilen filmi Tom at the Farm'ı son anda kaçırmıştım. Mommy beklentilerimi fazlasıyla karşılayarak bu durumu telafi etme isteğini uyandırdı.

Mommy, Dolan'ın çıkış filmi olan I Killed My Mother gibi sıradan olanın oldukça dışında kalan bir anne-oğul ilişkisine odaklanıyor. Kahramanlarımız geçişi işlerle geçimini sağlamaya çalışan bekar anne Diane (Anne Dorval) ve şiddete eğilimli ergen oğlu Steve (Antoine-Olivier Pilon) ile hayatlarına kritik bir dönemde girerek adeta tripodun 3.ayağını oluşturan kariyerine ara vermiş öğretmen Kyla (Suzanne Clément).

İlk olarak söylenmesi gereken bu üç oyuncunun da harika performanslar sergilediği. Dolan'ın 1e1 ekran oranı tercihi ve aşırı yakın planlar ile attığı imza da bu oyunculukları iyice ön plana çıkarıyor.

Bu noktada ekran oranı konusundan ayrıca bahsetmem lazım. Genel olarak çok beğenilen bir tercih olmuş, ki film boyunca kullandığı 1e1 orandan geniş ekrana geçişlerde bir kaç sahne bana da "vay arkadaş" dedirtti. Ancak yine de bu tercihin geniş ekrana alışan gözlerimi tırmaladığını ve bu birkaç harika sahnenin bu tırmalamaya değip değmediğini sorguladığımı söylemeliyim. Sorgulamayacağım diğer bir konu ise harika soundtrack seçim ve uyumu.

8/10

A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence: Festivalin bu çok beklenen, gişelerde kuyruklar oluşturan ve sanırım çok da beğenilen bu filmi hakkında pek bir şey yazmayacağım. Açık konuşmak gerekirse festival filmleri içerisinde hiç beğenmediğim, belki de anlamadığım ve beni aşan filmleri kendimce bir alt başlıkta değerlendiriyorum. Fazlasıyla sembolik ve deneysel filmleri içeren bu alt başlıkta son dönemde izlediğim Holy Motors ve kısmen de Under the Skin'in yanına A Pigeon... da eklendi. Festival izleyicisi bu tarz filmlere oldukça prim veriyor. Yüzde kaçı gerçekten beğeniyor kaçı beğenmiş gibi yapıyor bilemiyorum ama özellikle Holy Motors'u izleyip sevenler bir şans versin, geri kalanı boş versin yönünde görüşüm.

1/10



Force Majeure (Turist): İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un kayak tatili sırasında yaşadıkları dramatik(!) bir olay sonrası çalkalanan bir çekirdek aileye odaklandığı Turist, festivalin merak ettiğim ve tema açısından da oldukça ilgimi çeken filmlerindendi, değerlendirmem ise biraz karışık oldu.

Filmin başlarında mutlu bir tatil geçirmekte olan ailemizin dengesi kayak merkezindeki bir "kontrollü çığ"ın kısmen kontrolden çıkması ile sarsılıyor.

Burada bir parantez açmakta yarar var. Aslında olayın kendisi ve sonuçları pek de dramatik olmamakla birlikte karakterler tarafındaki algısı oldukça dramatik. Bu düşük profilli tercih de bu tarz filmlerin genelde izlediği yol ile (örneğin çığda çocuklardan birinin ciddi zarar görmesi de tercih edilebilirdi) –benim oldukça hoşuma giden– bir kontrast oluşturuyor. Üzerine düşünüldüğünde bir bakıma insani ilişkilerde aslında dramatik sonuçları olmayan ama kişiler üzerindeki etkisi ve algısı fazlasıyla dramatik olabilen "duygusal çığlar"a sembolik bir gönderme olarak da okunabilir.

Filmin bu dönüm noktasından sonraki ana kısmı ise adeta bir aile ve cinsiyet rolleri incelemesi. Baba ve annenin kendilerini, karşıdakini ve olayları algılayışları arasındaki tezatlar derinlemesine irdeleniyor. Johannes Kuhnke ve Lisa Loven Kongsli’nin oyunculukları harika denemez ama ortalamanın üstünde, yan rolde Game of Thrones’dan tanıdığımız Kristofer Hivju’ya dikkat diyorum. Bu bölümün asıl yıldızı ise hem derinliğiyle, hem de yerinde ve dozunda esprilerle korunan akıcılığıyla diyaloglar ve bazen en dramatik sahnelerin arasına giren ve Vivaldi ile birleşen dağ görüntülerinin de oluşturduğu atmosfer.

İşin özeti filmin giriş ve gelişme kısımları hem görsel hem işitsel hem de içerik açısından oldukça tatmin ediciydi kendi adıma. Ancak sonuç bölümünde aynı başarının yakalanamadığını düşünüyorum. Dediğim gibi ilk bölümdeki başarının ana dayanağı gerçekçi, akıcı ve derinlikli diyaloglar iken en kritik yüzleşme sahnesinde bu dengenin tutturulamadığını hissettim ve bu da son bölümü kendi adıma kısmen aşağı çeken bir durum oldu.

Bütün olarak baktığımda oldukça başarılı bulsam da çeşitli değerlendirmelerde konulduğu düzeyin bir tık altında olduğunu düşünüyorum. Yine de rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir film.
7.5/10

Palo Alto: Efsane Coppola ailesinden yeni bir film daha. Bu kez Sofia Coppola'nın yeğeni Gia Coppola'dan Sofia'nın (afişi Gia’nin odasında asılı duran) çıkış filmi Virgin Suicides'a tematik olarak yakın duran bir çıkış filmi.

Tuhaf ama sempatik gençlerin "coming of age" dramaları son dönemlerde oldukça işlenen bir tema zaten, ancak malesef Virgin Suicides'ın kalitesine değil ulaşmak, yakınından bile geçmiyor açıkçası. Ton olarak daha hafif bir film olmasına uğraşılmış ama bu anlamda ne komedi yeterli düzeyde geldi, ne de –bana göre bu tarz filmlerin bir numaralı unsuru olması gerektiği halde– ilgi çekici olsalar da karakterlerle gerçek bir bağ ve empati kurmam mümkün olmadı. Tüm karakterler ilginç davranışlar sergiliyor ama bunları neden yaptıklarına, neden böyle insanlar olduklarına dair gerçek bir motivasyon göremiyoruz, böyle olunca da sadece “tuhaf” olmak için yazılmış havası uyandırıyorlar.
5/10

Il Capitalo Umano (Human Capital): Amerikan yazar Stephen Amidon’un fazlasıyla Amerikan olarak nitelenen romanının İtalyan yönetmen Paolo Virzi tarafından yapılan uyarlaması yazar tarafından "Fazlasıyla İtalyan ama romanın özünü de korumuş" şeklinde övülmüş. Hem ABD hem Avrupa'yı derinden sarsan 2008 ekonomik krizi, bununla bağlantılı para hırsı ve vahşi kapitalizmin farklı karakterleri nasıl etkilediğine yoğunlaşıyor.

Öncelikle filmin aynı zaman aralıklarını farklı karakterlerin gözünden anlatan kurgusunu çok başarılı bulduğumu söyleyeyim. Bunda tüm oyunculukların çok başarılı olmasının ve genelde bu tarz Avrupa filmlerinin düştüğü karikatürize düzeyde iyi fakirler ve kötü zenginler tuzağına düşülmemesinin payı büyük. Her iki "taraf"ta da yoz/ahlaklı/her ikisi birden olan ve bu yönleriyle gerçek insanlarmış gibi bağlantı kurabildiğimiz portreler var. Özellikle genç oyuncu Matilde Gioli, Valeria Bruni Tedeschi ve Fabrizio Bentivoglio’nun performanslarına dikkat diyorum.

Film bu dengeyi tutturmakla birlikte "gerçek kötü" vahşi kapitalizme karşı pozisyonunu da başarıyla korumuş, bu da bir diğer başarısı.
7.5/10


Deux Jour, Une Nuit (Two Days One Night): Bir başka kapitalizm eleştirisi de Dardenne kardeşlerden. Hemen söyleyeyim, Human Capital'ın aksine son derece karikatürize buldum.

Marion Cotillard işini kaybetmemek için ik gün içerisinde iş arkadaşlarını bonuslarını almamaya ikna etmemesi gereken depresif Sandra rolünde çoğu zaman olduğu üzere müthiş başarılı, ancak film bunun dışında pek bir şey vaad etmedi bana. Sandra'nın iş arkadaşlarıyla arka arkaya yaptığı konuşmalar birbirlerinin sıkıcı tekrarları olmanın ötesine geçemedi kendi adıma.

Filmin genel olarak çok beğenilmesini de açıkçası biraz politik temasına ve "kapitalizm işçileri birbirine düşüren çok kötü birisi" tavrının alkışlanmasına bağlıyorum.
6.5/10

Maps To The Stars: Cronenberg'in ABD'de çektiği ilk film kısmen (oldukça sert) bir Hollywood eleştirisi, kısmen de –Yunan trajedileri düzeyinde– bir aile draması olmayı amaçlıyor.

Senaryo bu bileşimi yakalamak konusunda oldukça potansiyelli, Jullianne Moore (Cannes ödülünü hak ettiğinden şüpheli olsam da) ve Mia Wasikowska (artık şu ana kadar izlediğim 5-10 karakterinin varyasyonlarından farklı bir şeyler denemesi gerektiğini düşünsem de) rollerinin haklarını fazlasıyla veriyorlar.

Ancak Cronenberg'in tam gaz bir Yunan trajedisi senaryosunun içine dalmaktansa dışarda kalmayı tercih eden ve senaryoya kısmen zıt kalan "kara komedi" diline film boyunca ısınamadım ve bu dil sebebiyle yukarıda bahsettiğim temeların başarılı bir bileşiminden çok kararsız bir karmaşası gibi geldi.
6.5/10

The Drop: 'Bir tane de polisiye izleyelim' düşüncesiyle gittiğim ve James Gandolfini ve Tom Hardy'nin performanslarını ve şahane Mystic River ve Shutter Island’ın yazarı Dennis Lehane’nin senaryosunu görelim düşüncesiyle tercih ettiğim The Drop malesef gecenin köründe TV'de denk gelinirse izlenecek bir film olmanın ötesine geçemedi benim için.

Senaryo klişelerle dolu ve bir suç draması için fazlasıyla tahmin edilebilir. Bunun yanısıra senaryonun üç ana hattı olan Bob-Nadia-köpek-Eric dörtgeni, eski saygıdeğerliğini kaybetmiş ufak çaplı haydut Marv ve gücünü kaptırdığı Çeçenler ve geçmişten kalan gizemli cinayet hikayeleri ve bunları birbirine bağlayan tek sürpriz de birbirinden tamamen kopuk duruyor.

Hardy ve Gandolfini beklendiği üzere rollerinin hakkını fazlasıyla vermişler ama karakterler ve bu hikayeler ilgi çekici olmaktan uzak olduğundan boşa gitmiş.
5.5/10

Timbuktu: Afrikalı yönetmen Abderrahmene Sissako'nun Mali şehri Timbuktu'nun fundamentalistler tarafından işgalini anlatan filmi Cannes'da en çok dikkat çeken eserlerdendi ve sadece temanın mevcut politik konjonktüre uygunluğu sebebiyle bile ödül sezonunda da ciddi ilgi toplayacağını öngörmek mümkün. Ancak filmin sadece politik teması ve pozisyonuyla değil, başlı başına bir sinema eseri olarak da bu ilgiyi ve takdiri hak ettiğini söyleyebilirim.

Öncelikle filmin son derece ağır ve sert bir konuyu özellikle göze sokmaya, seyirciyi provoke etmeye çalışmadan, ayakları yere basan gerçekçi bir üslupla anlatması çok hoşuma gitti. Recm gibi bir sahne bile "sadece" gerçekte olduğu haliyle ve görece kısa olarak aktarılmış ve bu gerçekliğin gerçekdışı çarpıcılığının seyirciyi vurmasına izin verilmiş.

Bu gerçekçi ve abartısız bakış açısı cihadistlere yaklaşımda da kendini gösteriyor. Cihadistleri içten kötü şeytani adamlar olarak göstermek yerine eylemlerinin kendi adına konuşmasına izin verilmiş. Özellikle rap ve futbol ile ilgili konuşmalarda bunu görmek mümkün. Ayrıca karşı taraftaki ılımlı ve insancıl Müslüman figürlerle –imam karakteri biraz zorlama olsa da– denge sağlanmış.

Görüntü yönetmenliği şahane ve fiziki/coğrafi şartlar Leviathan ile yarışacak kadar iyi kullanılmış. Sonradan baktığımda görüntü yönetmeninin daha önce Blue Is The Warmest Color'da çalışan Sofian El Fani olduğunu gördüm ve bu kadar farklı tarzda iki filmde aynı düzeydeki başarısını bir kez daha takdir ettim.

Filmi izleyeceklere futbol sahnesine özel dikkat diyorum.
8/10

Ödüller:
En iyi film müziği: Mommy
En iyi senaryo: Il Capitalo Humano
En iyi kurgu: Il Capitalo Humano
En iyi sinematografi: Leviathan
En iyi yardımcı erkek oyuncu: J.K.Simmons (Whiplash)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Suzanne Clement (Mommy)
En iyi erkek oyuncu: Miles Teller (Whiplash)
En iyi kadın oyuncu: Marion Cotillard (Deux Jours, Une Nuit)
En iyi yönetmen: Damien Chazelle (Whiplash)
En iyi film: Whiplash
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

1 yorum:

busra bayar dedi ki...

Festival fimlerinin hitap ettiği o kesimin samimiyetinden ben de şüpheliyim. Bunun nedeni, Turist, Güvercin, Havana'ya Dönüş. Whiplash mükemmeldi gerçekten ama festivalin diğer mükemmeli Kök(I origins)'den de bahsetseydiniz keşke. Ha bir de Jersey Boys'dan; Clint Eastwood güzelliği.