"Niçin Yazıyorsunuz?" 5

Rad Bradbury

(1, 2, 3, 4)

Ray Bradbury: Niye mi yazıyorum? Çünkü dinozorlara, fütürist yapıdaki müze ve kurgu-bilim düşlerin, geleceğin açılımını gösteren dünya fuarlarına, 9 yaşımdayken beni bu geleceğe çekip götüren Buck Rogers'a, 14 yaşımdayken bu yolculuğu birlikte sürdürdüğüm Flash Gordon'a, ve bütün bu yol boyunca yardımcı olan H. G. Wells ile Jules Verne'e bayılıyorum. Büyücülere ve sihirbazlara aşık oldum; çünkü 15 yaşımdayken hayatıma giren Shakespeare beni o koca dişleriyle yakaladı ve şiirleriyle sarsaladı, çünkü Lon Chaney ile Boris Karloff beni çok korkuttu ve bana hep o karabasanlarının içinde yaşama isteği verdi, çünkü 15 yaşımdayken gelecekte olacakları gördüm ve daha o zamandan aya gitmeye, insanları da yanımda götürmeye karar verdim. Gördüğünüz gibi, yazmam için bin tane neden var ortada, ve bunların hemen hepsi ya da büyük çoğunluğu tâ çocukluğumdan kalma; G. B. Shaw daha sonra geldi. Ama her şeyden önce, yazıyorum çünkü hayata aşığım ve bu çağda yaşadığım için ona şükran borçluyum: E, bunun karşılığını da ödemem gerek, öyle değil mi?

Guillermo Cabrera Infante: Sokrates biliyordu bunu. Sormak daha kolaydır. Üstelik, her türlü yanıttan daha güçlü sorular vardır. Sözgelimi "Niçin yazıyorsunuz?". Ne demeli? "Varım, öyleyse yazıyorum" mu? Ya da "Yaşamak için yazıyor ve yazmak için yaşıyorum" mu? Ya da "Yazıyorum, çünkü başka bir iş gelmiyor elimden" mi? Benim durumumda, soru halindeki bütün bu yanıtlar aynı anda gerçeği ve yalanı dile getirirler. I am the only english writer who writes in spanish. Bu beni yazıya götüren bir meydan okuma oldu. Havana'da 1974'te bir Orta Amerikalı yazarın "geleceğin Nobel ödüllüsü" olarak övüldüğünü duyunca, kendi kendime İtalyanca olarak, Anch'io sono scrittore dedim. Böylesine vasat bir şeyin heyecan uyandırması, bende bu da (parmakla göstererek) edebiyatsa, âlâsını yapabilirim tarzında bir hesaplaşma duygusu uyandırdı. Yaptım da bu işi. İlk kurmaca yapıtım olan masal, Karaiblerin en popüler dergisi tarafından yayımlandı, bu da yetmiyormuş gibi, benim gözümde 1001 Gece Masalları'nda sözü geçen türden bir servet anlamını taşıyan bir çekle taltif edildim: "Açıl Susam, Açıl!" Bunun üzerine yeniden bir parodi yazarak bu kez Nobel'li bir Amerikan yazarına öykündüm, sonuç: Gene yayımlandım ve gene iyi para kazandım. Böylece, yazar olmadan profesyonel oldum. Meydan okuma alışkanlığa, alışkanlık mesleğe, meslek de yeniden alışkanlığa dönüştü. Bugün yazmadan yaşayamıyorum ve yazarak hayatımı kazanıyorum. Don Juanvari şenlik, taştan yapılma konuklarıma, yani ölmüş yazarlara sonsuz bir çağrı haline geldi. Basamak tırmanma güçlüğünden daha beter bir illet yakama yapıştı: Daktilo makinem bana acı çektiriyor ve ne yazık ki bir tek onunla yüzyüze geldiğimde içimdekileri ifade edebiliyorum. Biliyorum ki, kuşağımın en iyi temsilcilerinin ortalamasını düşünüyorum (şairin deyimiyle çılgınlığı bile tüketenleri kastediyorum burada: Ben de tanırım o cehennemi ve ruhdeşenimin adı Doktor Caronte'dir) ama beynimin mümkün sayamadığı bir beceriksizlikle yazıyorum. Mümkün müdür bu? Öte yandan, düşünebilmem için yazmam gerek. Düşünüyorum, ama yalnızca yazıda varım ben, cümlelerin art arda gelişinde, sürekli bir hâle gibi kuşatan cümlelerde. İşte (hemen hemen) her şey bundan ibaret.

Ba Jin: İnsanın edebiyata niçin ihtiyacı vardır? Ruhlarımızın pisliklerini süpürmesi, bize umut cesaret, güç vermesi için.
Peki benim edebiyata niçin ihtiyacım var? Ben hayatımı, çevremi, zihinsel dünyamı dönüştürmek için kullanıyorum onu. Ömrümün edebiyatla geçen elli yılı, hayatla hiç alay etmediğimi, hayatı hiç çarpıtmadığımı, ve de hayatı gereksiz yere süslemediğimi söylememe izin veriyor.
Eserlerim boyunca yaşadım, eserlerim boyunca mücadele ettim ben.

Milan Kundera: Kimsenin söylemediğini söylemek için yazdığımıza kendimizi inandırmamız gülünç bir yanılsama olmaz mıydı? Kimsenin söylemediğini söylemek, herkese karşı çıkmak anlamına gelir. O halde, yazmak da, işte bu karşı çıkma zevki; herkese karşı bir başına olma mutluluğu; düşmanları kışkırtma, dostları da tedirgin etme sevincidir. Ne yazık ki, kitap bittikten sonra da insanların hoşuna gitmek isteriz. Kaçınılmaz bir duygudur bu, insancadır. Ama, herkese meydan okuma tutkusu olan biri nasıl hoşa gidebilir? İşte, mesleğimizin üstüne kurulduğu muazzam ve çaresiz çelişki. Çaresiz mi? Bir çıkış yolu var belki: Zaman zaman yanlış anlaşılabilme şansına sahibiz.

Edouard Al-Kharrat: Binlerce yıllık ülkemin eninde sonunda yüzyıllardır süregelen bir haksızlıktan ve içinde bulunduğu Ortaçağ karanlığından kurtulmasını dilediğim için yazıyorum. Bu, mümkün mü acaba? Vereceğim bir cevap olmasa da, yazı yoluyla cevaplamaya çalışabilirim ancak.
Sevgi olayıdır beni yazmaya iten; --ne kadar bayağı, ama ne kadar da yeni bir laf-- ve, kötülüğün, kaderimiz olsa bile, en azından ilahımız olmaması için yazıyorum.
Şu gizem-dünya, gizem-kadın ve gizem-insan karşısında dehşete düşermiş ve ona taparmış gibi yazıyorum. Yüreğimde taşıdığım çelik bir çekirdektir yazmak; asla çözülmeyecek ve her zaman tedirgin bir ruhun, hem şiddetli, hem de yumuşak bir eylem olan sevmenin saldırısına uğrayacak bir gizemdir o.


Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: