Medet

(Atlas Tarih'in Şubat-Mart sayısında bir serginin tanıtım yazısı var: Boğaz Dondu. 15 Nisan tarihine dek İstanbul Fotoğraf Müzesi'nde görülebilir. Ben de ("biraz" geç kalsam da) bu sergiyi bahane ederek Salâh Birsel'in Yapıştırma Bıyık isimli kitabındaki İstanbul Dondu Be Medet başlıklı, Boğaz'ın (ve civardaki diğer boğaz ve denizlerin) "donma tarihi"ni anlatan denemeyi paylaşmak istedim. İyi okumalar.)



1011 yılında, İstanbul'da kuşlar ve balıklar donmuştur. Adı, Bulgar Kasabı'na çıkan Bizans İmparatoru 2. Basileios'un (976-1025) çağıdır bu. O yıl, Avrupa'da olsun, Doğu'da olsun, sıcaklık uzun bir süre sıfırın altında seyretmiştir.

Ne var, İstanbul ve dolayları geçmiş yıllarda daha düşman-kıran kışlar görmüştür. 401 yılında Karadeniz baştan başa beyaz kakum kürklerine bürünmüştür. Yaz ağzında ise 30 gün boyunca Propontis'in (Marmara Denizi) üstünde kocaman buz dağları yüzmüştür. 660 ve 716 yıllarında da karlar çok indirmiş, çok bindirmiştir.

739'da ise Boğaziçi tam bir dondurma kutusudur.

Naima da kefere tarihleri ile Cenabî (Öl. 1590) tarihine dayanarak bunu doğrular. O yılda Üsküdar'dan İstanbul'a araba geçmiş, inanmayacaksınız, Kırım'ın güney kıyısındaki Feodosia'dan (Kefe) gavur tüccarlar getirmiştir. Tarihçi Glycas'a göre, vaftiz töreninde üstünü, başını kirlettiği için Adıboklu diye ünlenen Bizans İmparatoru 5. Konstantin çağında da Boğaziçi donlarla elele, dudak dudağadır. İki yıl sonra ise Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale boğazları görünmez olur. 

İstanbul, katı kışlardan birine de 762 yılında çarpar. Kısa Bizans Tarihi yazarı Patrik Nikephoros'un o günlerle ilgili, resim gibi bir öyküsü vardır. Ona göre kış daha sonbaharın eşiğinde pala sürtmeye başlar. İçme suları donar. Pontos-Eukseinos'un (Karadeniz) 100 millik bir alanı buz örtüsüyle kaplanır. Karadeniz'e dökülen nehirler de bu topuzlanmadan yakasını sıyıramaz. Mesembria ve Media şehirlerinin kıyıları 30 kulaç kalınlığında buz tutar. Şehirlerdeki karın kalınlığı ise 20 arşındır. Billur kabuğun yarılıperimeye başlamasıyla da --bunda rüzgarların da etkisi vardır-- buzlar gelip Boğaziçi'ne antrelerini yapar, Avrupa ile Asya'yı birbirine birleştirir. 

Buzlar daha sonra Marmara'da ehramlar, kuleler, acaibül şekiller oluşturacaktır. İstanbul'da ise buzların üstünde 30-40 çocuğun her gün kabakuşluktan günaşımına değincurcuna murcuna kestikleri görülecektir. Kimi buz tabakaları üstüne de hayvan leşleri kurulacaktır. Dahası var, büyük buz parçalarından biri Sarayburnu'ndaki Akropolis basamaklarını unufak ederken, bir başkası da bütün hızıyla gelir, surlara toslar. Sarsıntının şiddetinden de sur içindeki insanların yürekleri ağzına gelir. Buzlar arasında yükseklikleri şehrin surlarını aşan adacıklar da sayılmıştır. Bizanslı tarihçilerden Günah Çıkarıcı Theophanes'in demesine göre de Sofiana'dan (Ahırburnu) iç İstanbul'a, Hrisupolis'ten (Üsküdar) Galata'ya değin her yer buzlarla kaplanmıştır. Uzaktan bakanlardenizi kara parçası sanıyordur. 

Hele hele, Karadeniz 800 yılında da don kesmiş, çok kalın bir buz tabakası oluşturmuştur. O yıllar kutup yıllarıdır. 820'de Tuna, Rhin ve Elbe nehirleri de tam bir ay enselerinde buz mehterleri çaldırmışlardır. Adriyatik Denizi de 859'da bir uçtan bir uca donar. İtalya ise yüz gün karlar ve buzlar altında yas-matem eyler. 

Glycas ile Logotheta'nın anlatmasına göre İmparator Romanus zamanında, 928 ve 934 yıllarında, Karadeniz yeniden camcilalar sürünür. Tepeden indirmelerden biri de 120 gün ferman ferma olur. Ne ki, onların anlattıklarında Boğaz'ın ya da Karadeniz'in donduğu üzerine bir bilgi yoktur.    

Unutmadan, don olayı Bizans İmparatoru Nikephoros Phocas ( 963-969) çağında da boy gösterir. 1011'den sonra ise --tarihçi Thihatchef'in demesine göre-- 200 yıl Karadeniz don yüzü görmez. Yalnız 1068'de Azak Denizi ile Karadenizi birbirine bağlayan Kimmerios Boğazı iyisinden donar. Aynı yıl, Anadolu'nun doğusunda, bir gün, çin sabah vaktinde kalkanlar, hava açık olduğu halde, toprağın kırmızı karla örtülü olduğunu görmüşlerdir. O günden başlayarak kar iki ay, dur durak dinlemeden indirmiştir. Kar gece yağıyor, gündüz toprağın üstünden, fırt, kayıp gidiyordur. Nedir, kırmızı kar sadece bir gün, peçesini kaldırmıştır.

Doğu Anadolu'nun bakışını 1109 kışı da tilki ufağına döndürür. Kara soğukların etkisiyle birçok hayvan telef olmuş, İran'a siyah kar düşmüştür. Doğu'ya 1151 ve 1152 yılları da uğur getirmez. Külle karışık beyaz karın görünmesi bu yıllardadır. 6 Mart 1152 günü ise kırmızı kar endamını Çahan'da bir kez daha gezdirir. 

Bizans yazarları Boğaz'ın başına 1232 yılında da Felek Tabancası, Duduburnu, Zeyrek Yokuşu ve de Gelin Sorgucu hotozlarını andırır beyaz başlıklar konduğunu yazar. Ne var, bir önceki yaz çok sıcak ve çok kurak geçmiştir. 

O yıldan sonra da tam 388 yıl yine hiçbir don olayına rastlanmaz. 1621'de ise Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi'ni yazmış olan Bogdan Voyvodası Kantemiroğlu Dimitri'ye göre --onun Türk musikisi üzerine besteleri de vardır-- çok acı soğuklar olmuştur. Her yer cin çarpığına dönmüş, deniz buz tutmuştur. Şap şap kalabalık, İstanbul-Üsküdar arasını ayak ayak yürümüştür. 

1621 karakışının öyküsü (H. 1030) Peçevi Tarihi'nde de okunur. Peçevi İbrahim Efendi söze başlarken iki ozanın tanıklığına da başvurur. Üst köşe şairlerden Seyit Haşimi: 

Yol oldu Üsküdar'a bin otuzla Akdeniz dondu

demişse, Necati de imdat zilleri başlatmıştır:

Be medet dondu bin otuzda soğuktan derya.

O yıl Haliç yine bir buz ovasına dönüşür. Sadece deniz ortasında bir küçük akıntılık açık yer kalmıştır. Galata'dan İstanbul'a, Hasbahçe'den Kireç Kapısı'na adamlar piyade olarak geçer.

Gemilerde aşlıktı, buğdaydı, bulgurdu taşıyamamış, şehir kıtlığa düşmüştür. Yetmiş dirhem ekmek bir akçeye, etin okkası onbeş akçeye fırlamıştır. Naima, bu soğuklardan altı yıl sonra da İstanbul'da her semtin karla kapandığını, kara kışın sanki yere indiğini söyleyecektir. O yıl (1627) Vezir Halil Paşa'nın Üsküdar'a her geçişinde yeniçerilerin ve özel giysili alay halkının sakalları buz parçası kesiyordur. Yüzleri ve kulakları mosmor oğlu mosmordur. Şehirde donanlar ise sayıya vurulamamıştır. 

Külünk gibi inen Fermanlı Kış Hazretleri 1657 yılında yeniden endam gezdirir. Haliç de hacıyatmazlığın göstererek bir kez daha donar. Sütlüce-Defterdar arasına da gümüşçe bir yol uzatılır. 

Sayılı kışlardan biri de 1697 yılında kılıç üşürür. Raşit Tarihi'ne bakılırsa, cemreler arasında, alışmışın tersine, şiddetli kış olup Kağıthane Haliç'i donmuştur.

Tarihçi Şemdanizade de 1755 (H. 1168) ocağında Eyüp'le Hasköy arasının --Kurşunlu Mahzen'e değin-- donduğunu açıklar. Bir başka tarihçi de (Hakim Mehmet Efendi) ona tarih düşürür: 

Deniz altmış sekizde dondu, buzdan bendeniz geçtim

O kış Edirne'de yirmi karış kar yağdığı da söylenmiştir. Edirneli Feyzi Efendi ise Haliç'e gülmece-güldürme dürbünlerini diker:

Münasip geldi kaymak Sütlüce'den Şehr-i Eyyüb'a

Aynı günlerde, soğuktan erkeklerde takat kalmışcasına, kadınların soğuklarda açık-saçık dolaşmaları yasaklanır. Nedir, 19. yüzyıl ortalarında İstanbul'a gelen ve de 16 yıl kalan Thihatchef, Boğaziçi ve İstanbul adlı kitabında bu don olayını 16 şubata kaydıracaktır. 

Doğrusu, Thihatchef sık sık yan sallayan biridir. Hazret, Haliç'teki Defterdar İskelesi ile Ortaköy'deki Defterdar Burnu'nu birbirine karıştıracak ve Defterdar-Sütlüce arasındaki bembeyaz sofra örtüsünü söküp Ortaköy ile Sütlüce arasına gerecektir.

Cevdet Paşa tarihinde de kara kışın, 23 Ocak 1813 günü adamakıllı kudurduğu belirtilir. 29 Ocakta sokaklar buzla dolmuş, beygir ve araba geçemez olmuştur. Ana caddelerin buzları lağım işçilerine kırdırılmıştır. İri buz kalıpları da yolların iki yanına kaleler gibi yığılarak ekmekçi ve hamal beygirleriyle kibarların ve de devlet büyüklerinin beygirlerine geçecek kadar yol bırakılmıştır. Şubatın birinden sonra ise kar bütün bütüne azmış, soğuk da her yandan bastırmıştır. Odalar içinde insanlar değilse de sular donuyordur. İç liman Haliç de, Kasımpaşa ile Cibali'nin ötesi kaymak dondurma satışına başlamıştır.

Derya donduran kışlardan biri de 1823 yılında sahne alır.
Haliç yine donmak belasından paçasını kurtaramaz. 


1849 yılında ise çok tuhaf bir şey olur. Soğuklar zemherilerde, hamsinlerde değil, eylül de, hem de eylülün altısında çatapatlar. Kağıthane önlerini buzla sarıp sarmalamadan da çekilip gitmez.

19. yüzyılın amanvermez kışlarından biri de 9 ve 10 Ocak 1862'de patlamıştır. Haliç, iki köprü arasında, geçilemiyordur. Bir ay önce de Moskova'da sıcaklık sıfırın altında 30 dereceye düşmüştür. Buna karşılık, Fransa, İngiltere ve Viyana'da yumuşak başlı bir kış langa lunga dolaşıp duruyordu. 

İncicyan İstanbul Yazlıkları isimli kitabında 11 Ekim 1789 salı günü ki sefer ayının üçüdür, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurların pek çok salatalalık durumlar yarattığını yazar. Özellikle Boğaz'ın tepe ve vadilerindeki köyler, üstüne basılmış helvaya dönüşmüştür. Buna benzer bir afet de 1751 yılında başgösterir. Ne ki, onun döküntüsü çabuk toplanır. 1785 yılının Ocak ayında ise Boğaz olağanüstü bir fırtınaya enselenir. Birkaç dakika içinde 30 sandal denizin dibini boylar. 17. yüzyılda yaşayan Chardin adındaki bir gezgin de Boğaz'da bir günde 17 çektirinin battığına tanık olur. Bir süre sonra da --artık yıllar ortadan silinmiştir- Kasım ayında bir günde batan gemilerin sayısı 36'yı bulur. 

İncicyan Boğaz'ın haritasını purtasını çıkarırken bir de şunları söyler:

"Boğaz'ın vadilerinde ve alçak yerlerinde apansız çıkan, yerlilerin civarna dedikleri tehlikeli bir rüzgar vardır. Bu rüzgar özellikle yelkenlilere tebelleş olur. Çok düşmanlık gösterir, çok kalp kırar."

Bu yazıyı okuyanların balıklara ilgi göstermemesi düşünülemeyeceğinden buraya bir de, bütün gıcıklarıyla, bir balık öyküsü alındı. 
Bin yemin ederim, buna meyhane gediklileri çok bozulacaktır.
Onlar hem yazılı laflara arka döner, hem yanlış yargı üretirler. Çünkü onların işi boğazanedir. 

Kendileri de boğaz avruğu, boğazcı, boğaz ağı, boğazsak, boğazlak ve boğaçacıdırlar. Yere düştüklerinde hangır hangır ses çıkarırlar. 

Ama biz buralarda kalmayalım da, yine öykümüzün başına çökelim. 

Öykümüzün başkişilerinden biri Doina L. Neave ise, biri de Cliftonlar Yalısı'dır. Dorina, Mister Clifton adında Şirketi Hayriye vapurlarında, satıcılara tekme indirmekle ünlü bir İngilizin kızıdır ki, babası İngiliz elçiliğinde görev tutmuştur. Kızcağız ise daha dünya evine girmediğinden, Kandilli'de babasıyla birlikte oturuyordur. 

1890 yılındayız.

Cliftonlar Yalısı halkı bir gün, öğleden sonra salonda toplanmıştır ki garip bir tıkırtı işitilir.

Balkona çıktıklarında denizin binlerce büyük balık kafasıyla kaplı olduğunu görürler. Torikler, altıparmaklar, lakerdalar, camgözler, topu da sıkışık düzende alay gösteriyorlardır. Denizin birdenbire soğumasıyla su yüzüne vurmuşlardır. Daha doğrusu, kafalarını sudan çıkarmışlar, hava almak için ağızlarını açmışlardır. Ağızlarını açıp kapadıkça da o kokorozlu gıcırtı işitiliyordur.     

Bütün ev halkı, hizmetçiler, uşaklar, ahçılar, bahçıvanlar rıhtıma koşar. Arka yoldan geçen birkaç meraklı da koşup gelmiştir. Ağlar yırtılıncaya değin balıklar posta edilir. İçlerinden kimisi de, balıkları, süpürge sopalarının uçlarına bağladıkları tencerelerle denize inen merdivenin basamaklarına çekiyor, oradan da elle topluyorlardır.

Balık akını bütün gece sürgit olur.

Er horozda suyun soğukluğu yeniden değişince balıklar kuyruklarını oynatabilecek duruma gelirler. Soğuk suyun solungaçlar üzerindeki dondurucu etkisi de yittiğinden topu da kafalarını deniz yüzünden toplayıp sıvışır. Rıhtımdaki delik ve çatlaklara sıkışmış olanlarla martıların üzerlerinde uçuşup kapmak için kavga ettikleri ölü balıklardan başka hiçbir kırgın kalmaz ortada. 

Bu da bizim yazımızın sonu olur ama kara kışların sonu olmaz. 
Buz adacıkları 1929 ve 1954 yıllarında Boğaz'ı yeniden yoklayacaktır.

Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: