Spotlight’ı neden sizler kadar sevemedim?



Geçtiğimiz günlerde TersNinja için oynadığım totoda Spotlight’ın en iyi film dalında Akademi Ödülü alacağını tahmin etmiştim etmesine ama bu tahminim gaipten gelen olağanüstü vizyonum sayesinde değil, konusunda yaptığım fikir jimnastiğinin sonucunda ortaya çıkmıştı.
Kurmuş olduğu emperyal sömürü düzeniyle küresel çapta gün geçtikçe daha da nefret edilen, bunun için bazı Avrupa ülkelerinin (Hollanda, İspanya, Danimarka, Norveç, İsveç, İzlanda, Portekiz, İngiltere vs.) yıllar önce, sadelikle verdiği LGBT haklarını büyük bir karnaval eşliğinde dünyaya duyurma ihtiyacı duyan bir ülke ABD. Akademi de onun modern dünyaya açılan yüzü, “Hollywood’un en iyileri işte bunlar" diyen kurumu. Bir anlamda “Vietnam’a biz de karşıyız”“Adaletsizliklere biz de ses çıkarıyoruz”, “Bizim ülkemizde de iyi şeyler de var” deme kurumu. Kesinlikle danışıklı bir dövüş olarak görmemek lazım tabii. Hollywood’ta pek çok entelektüel savaşlara, adaletsizliklere, eşitsizliklere, ırkçılığa samimi olarak karşı; ülkelerinin vicdanı olmaya çalışıyorlar. Yine de bu durum, daha ilk izlediğimde filmin akademinin aşil tendonuna denk geldiği hissiyatını yarattı. Çünkü gerçekten de bir cesaret hikâyesi Spotlight. Kilise gibi saygın bir kurumun üzerine, son derece insani ve ahlaki duygularla hücum eden bir grup gazetecinin hikayesi. Bizim ülkemizde de bu kadar cesur gazetecilik yapılabilse hiç fena olmaz…
Girizgâhın ardından asıl meseleye girerken şunu söylemem gerekiyor. Az sonra yazının başlığı sebebiyle, sanki yerden yere vuruyormuş gibi olacağım ama Spotlight hiç de fena bir film değil objektif olarak değerlendirirsek. Seveni olacaktır, sevmeyeni olacaktır. Bence ortalama ayarda bir film ama tabii Oscar heykelciğine ulaşınca insan bir düşünüyor; “Yok yahu, o kadar değil” diyor kendi kendine. (Tamam, siz demediyseniz de ben dedim.)

Peki neden?

Birincisi; filmin kamera açılarıyla, kullanılan film çeşidiyle, yönetmenin oyuncuları yönlendiriş şeklindeki tercihlere baktığımızda bir belgesel hissiyatı yaşıyoruz. Bu kötü bir şey mi? Tek başına değil ama aşağıda sayacağım şeylerle bir araya geldiğinde ben şöyle düşündüm en azından: “Belgesel izlemek isteseydim, belgesel izlerdim.”

İkincisi; filmin hikâyeyi aktarışında mekanik bir şekilde, lineer bir işleyiş göstermesi. “Lineer”den kastım şu: Bir olay var; olay gelişiyor, gelişiyor, gelişiyor ve sonunda çözüme ulaşıyor. Ama bana göre iyi bir senaryoda olay gelişse de arada zorluklarla karşılaşılması, sonra o zorlukların üstünden gelinmesi veya gelinememesi gerekiyor. Bu olay bazında da olabilir, karakter çatışmaları şeklinde de. Farz-ı misal; şunu bir film olarak düşünün; evden çıkıp ekmek almaya gitmemdense, yolda beni bir köpeğin kovalaması dramatik yapıyı kuvvetlendirir, olaya “hikaye” katar. Film üzerinden örneklendirmek gerekirse; tonlarca uyarı geldi gazetecilere, “dokunma yanarsın” dediler ama hiçbir gerçek güçlükle karşılaşmadan olayı çözdüler filmin sonunda. Üstelik herkes iyi, azimli insanlardı. “Ya o zaman gerçekte de öyle olmuşsa?” O beni ilgilendirmez. Neden mi? Çünkü bu bir film. Gerçekte öyle olması, filmin iyiliği ve kötülüğü (hadi ya da şöyle diyeyim, o filmi sevip sevmememiz) üzerinde etki yaratacak bir şey değil. “Değiştirseydi eleştirecektiniz?” Evet veya hayır cevabı fark etmez. Bu zaten "anlatılan oylarlar gerçektir" etiketi taşıyan filmlerin dezavantajı; eldeki hikayesel malzeme neyse beyaz perdede onu görmek zorunda olmamız. Bu filmin oluru aşağı yukarı buydu eğer "gerçek olaylardan esinlenilmiş değil" de "anlatılan olaylar gerçektir"diyse. “Bu filmi daha başka nasıl çekselerdi?” Ancak kurguyla oynayıp bir şeyler yapabilirlerdi. O da minör bir fark olurdu.

Üçüncüsü de işte bu; filmin kurgusunun da lineer olması. Bu şüphesiz yönetmenin tercihiyle açıklanabilir ama bu, “Fenerbahçe’nin, Galatasaray'ın hocası niye X forveti defansta oynatıyor?” sorusuna “Hocanın tercihi” cevabını vermeye benziyor. Zaten hikayesel olarak tepeleri dipleri olmayan bir metni, kurguyla zenginleştirmek iyi bir tercih olabilirdi. Araya Tarantino’nun manga sekanslarını atsalardı demiyorum şüphesiz ama o dümdüz akışı biraz kırmak gerekiyordu. Şöyle düşünün, olay akşından anahtar noktada olmayan pek çok şeyi çıkarsanız bile film yoluna devam edebilirdi, oysa her sahnenin bütünle sağlam bir bağı olmalıydı bana sorarsanız.

Bu konuya dair bir başka şey de zamanın akmadığını hissettim film boyunca. Film durağandı anlamında değil, film reelde akıyordu ama filmde sanki hepsi 2 saat içindeydi. Bunu sadece ben ve benim gibi birkaç kişi hissetmiş olabilir ama bir dipnot olarak kalsın.
Dördüncüsü; sinematografik tercihle bu filme bir çıta atlatabilirdiniz, o da belgesel hissiyatıyla gerçekliği hissettirme istediğine kurban gitti.
Beşincisi; sıra dışı oyunculuk ve sıra dışı karakterler olabilirdi. Olayın kendisi sıra dışı göründüğü için bu da olmadı. Kötü mü oynadı oyuncular, hayır ama -belki Liev Schreiber dışında- kimse gözümüze çok batmadı, o konuda da ortalamayı ancak tutturdu. Burada karşı tez olarak yine “Kardeşim, gerçeğinde öyle karakterler yokmuş demek ki” ile karşılaşacağımız için kısa kesiyorum. Dipsiz bir kuyu bu çünkü. Nedeni de gerçeğin öylece aktarılmasının o filmi iyi bir film yapacağına dair duyulan inanç. Köpeğin kovalaması örneğini tekrar hatırlayın.
Özet geçeyim; bana göre “çok iyi”, “Oscarlık bir filmin” ya iyi bir dramatik yapısı olması, ya çok kuvvetli bir deneyim sunması gerekir. En kuvvetli yanının gerçek olması nedenyle bir film film olmaz. Ama bu ikisinin de ötesinde iyi karakter çatışmaları görmemiz gerekir; iyi sinematografi görmemiz gerekir; iyi metin görmemiz gerekir. Spotlight’ta benim çok beğendiğim The Revenant’ta asgari düzeyde olan hikayeden daha iyisi var mesela. Ama diğerlerinde ancak ortalamayı zorlar düzeyde. Bu da filmi bana göre çok iyi bir filmden çok, kesinlikle kötü olmayan ortalama bir film haline getiriyor. E tabii “gereğinden fazla değer verildiğini” gördüğümüz için de böyle uzun uzun derdimizi anlatıyoruz…
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: