The Sopranos'un Sözlü Tarihi

 


(Orijinali için şuradan. Mart 2012'de yapılan bir çalışma olduğunun altını çizelim. Elbette spoiler içerir.) 


The Sopranos'un ikinci bölümünde muhteşem bir an vardır: Martin Scorsese'yi canlandıran oyuncu, bir gece kulübüne hızla girerken, Tony Soprano'nun ekibinden Christopher Moltisanti, ünlü yönetmeni tanır ve, "Marty! Kundun. Beğenmiştim," diye bağırır; bu söyleriyle yönetmenin, Dalai Lama'nın gençlik yıllarını anlatan, 1997 yapımı filmine atıfta bulunur. Dizinin yazarlarından birçoğunun anlattığı gibi, cinayet, ihanet, şehvet, hırs ve psikoterapiden oluşan bu 86 bölümün birçoğunda Budizm teması işleniyor. Tony, Junior Amca tarafından karnından vurulduktan sonra yaşam mücadelesi verdiği, sembollerle dolu, ölümü hissettiği rüyasında, Budist bir rahip, Tony'ye Zen tarzında bir tokat atarak yere devirir ve kibrinden vazgeçmesi için ona meydan okur. Ancak, Budizm, bu New Jersey'li suç ailesinin hikayesindeki tek şaşırtıcı unsur değil; dizinin yaratıcısı David Chase ve diğer yazarlar, Francis Ford Coppola veya Martin Scorsese kadar, The Honeymooners ve The Three Stooges'tan da etkilenmişlerdi. Örneğin abartılı şiddet sahneleri, The Stooges'tan ve ayrıca William Weilman'ın The Public Enemy'sinden, James Cagney'nin 1931 tarihli başyapıt niteliğindeki gangster filminden esinlenmiştir; Cagney'nin kendisi de Chase ve birçok yazar ile aktör üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Bunlardan biri de, Paulie Walnuts rolünü gerçekçi bir biçimde canlandıran Tony Sirico'dur ki, insanlar onun gerçek hayatta da mafya üyesi olduğunu sanmışlardır. Tony Soprano (James Gandolfini) ise, mumya gibi bağlanmış ve yüz üstü annesinin evinin ön kapısından düşen Cagney'nin cinayet sahnesini izlerken bile gösterilir.(Ekrandaki şiddet tasviri, 1931 yılından bu yana gelişmiştir; o dönemde, inanılmaz bir şekilde, The Public Enemy filminde gerçek mermiler kullanılmıştı.)

10 Ocak 1999 tarihinde yayınlanan ilk bölümünün ardından The Sopranos, Amerika'nın büyük bir tutkusu haline geldi. Eleştiriler o kadar coşkuluydu ki, Saturday Night Live'da bir parodinin konusu oldular ("The Sopranos o kadar iyi ki, The Sopranos'u izlemekle nefes almak arasında bir seçim yapmak zorunda kalsam, bir an durur... düşünürdüm... sonra bir bölüm daha izlerdim"). Oyuncular ve ekip, övgü yağmuruna tutuldu. Gandolfini, Edie Falco, Michael Imperioli ve Tony Sirico gibi New York'lu deneyimli oyuncular bir anca rock yıldızlarına dönüştüler. Otellerde ve kumarhanelerde görüldüklerinde binlerce hayran tarafından etrafları sarıldı. Dizi, her türlü kültürel referansa yer verdi: Mad dergisinde bir espri; Vanity Fair, Rolling Stone, TV Guide, hattâ New Yorker kapakları; The Simpsons dizisinde yer almak; tabii ki kaçınılmaz akademik makaleden bahsetmeye gerek bile yok ("Coming Heavy: The Sopranos'ta Metinlerarasılık ve Tür"). Dizi, bir tilt makinesine ve bir video oyununa (The Sopranos: Road to Respect) ilham kaynağı oldu.

Stanley Kubrick, Scorsese ve Roman Polanski'nin filmlerine hayran olan ve her zaman sinema için yönetmenlik ve senaristlik yapmak istemiş olan David Chase'in, televizyonda böylesine büyük bir başarıya imza atması, ne kadar da güzel bir ironi. (Chase, nihayet ilk uzun metrajlı filmi Not Fade Away'i yazıp yönetti. 1960'ların New Jersey'sinde geçen ve bir rock grubunu konu alan filmde James Gandolfini ve John Magaro başrollerde yer alıyor; film, bu yılın sonlarında vizyona girdi.)

Yayında kaldığı altı sezon boyunca The Sopranos, Emmy ödüllerini adeta labut gibi devirdi (112 adaylık ve 21 ödül) ve --burada pek çok kişinin de ifade ettiği gibi--  oyunun kurallarını değiştirdi. Dizi, yayınlandığı süre boyunca her yıl 'En İyi Drama Dizisi' dalında aday gösterildi ve 2004'te bu ödülü kazandı; bu, kablolu televizyon adına bir ilkti. Dizi sadece kablolu ve ulusal televizyonlar için değil, sinema için de çıtayı yükseltti. Dizinin yönetmenlerinden Allen Coulter, The Sopranos'taki çalışmaları sayesinde, Nancy Schoenberger ile birlikte yazdığım 'Hollywood Kriptonite' kitabından uyarlanan ilk uzun metrajlı filmi 'Hollywoodland'i çekme fırsatı buldu. Sopranos'un diğer mezunları da ödüllü kablolu dizilere geçiş yaptı: Yapımcı Matthew Weiner, Mad Men'i yarattı; yapımcı Terence Winter, Boardwalk Empire'ı hayatta geçirdi (dizide, The Sopranos'ta Tony'nin talihsiz, hapishane kuşu Tony Blundetto'yu canlandıran Steve Buscemi yer aldı); Tim Van Patten, Boardwalk Empire ve Game of Thrones'un bazı bölümlerini yönetti; Robin Green ve Mitchell Burgess'ten oluşan yazar ekibi, Blue Bloods'ı yarattı; yazar Todd A. Kessler ise Damages'ın yaratıcılarından biriydi.  

10 Haziran 2007'de ekranın kararmasıyla birlikte The Sopranos'un yayından kalkmasından bu yana geçen beş uzun yıl boyunca, dizi etrafında bir tür omerta oluşmuştur: Kariyerlerine ve hayatlarına devam etmek isteyen çok az kişi bu deneyim hakkında konuşmaya istekli olmuştur. Ancak, "terapiye giden bir mafya üyesi" fikrinden yola çıkarak The Sopranos'u tasarlayan David Chase'in sonsuz cömertliği sayesinde, dizinin birçok oyuncusu, yapımcısı, yönetmeni ve senaristi ile konuşma fırsatı bulduk. Aşağıda ise, bu olağanüstü kültürel fenomenin bir parçası olmanın nasıl bir his olduğunu anlıyoruz. Belki de dizinin yapımcılarından Brad Grey, bunu en iyi şekilde ifade etti: "Televizyonda bir daha asla bu kadar eğlenmeyeceğim."




David Chase'in 'Geliştirme Cehennemi'nden Kurtarıldığı Kısım


David Chase (dizinin yaratıcısı): Babamın bir hırdavat dükkanı vardı ve hem o, hem de iş ortağı Newark'luydu. Babamın iş ortağının, benim yaşımda Robert Caselli adında bir oğlu vardı. Robert Caselli'nin kuzeni soyadı ise Soprano'ydu. Ve kısa bir süre önce, çocukken sınıfıma yaptığım bir konuşmayı ve çizdiğim bir soyguncunun resmini buldum. Son cümle şöyleydi: "Eğer onlara ihanet ederseniz, nerede olursanız olun sizi bulurlar. Ve hepiniz öleceksiniz. Ne olursa olsun, sizi yakalayacaklar." Sanırım bu yüzden mafya konusuna daima ilgi duymuşumdur. 

Brad Grey (yapımcı, Brillstein-Grey'in kurucularından): Bernie Brillstein ile birlikte bu yapım şirketini henüz kurmuştum ve yazarlarla sözleşme imzalamaya başlamıştık. David, uzun yıllardır televizyon sektöründe çalışıyordu [70'lerde The Rockford Files ve Kolchak: The Night Stalker dizileri için senaryo yazmıştı] ancak kendi yarattığı ve hit haline gelen bir dizisi hiç olmamıştı. 

David Chase (dizinin yaratıcısı): Oraya gittiğimde bana, "The Godfather'ı televizyona uyarlamaya ne dersin?" diye sordular. Ben de, "Hayır, o zaten yapıldı," dedim. Ama sonra uzun metrajlı bir film için aklımda olan, terapiye giden bir mafya üyesini konu alan bir fikir aklıma geldi. Onlara bundan bahsettim, fikri beğendiler ve Fox, projeyi satın aldı. Fox için pilot bölüm senaryosunu yazarken, bu işin gerçekleşmeyeceği hissine kapıldım. Televizyon kanallarının nasıl çalıştığını biliyordum ve bu projede o hissiyat yoktu. Nitekim, projeyi reddettiler.

Brad Grey (yapımcı, Brillstein-Grey'in kurucularından): Tüm kanalları dolaştıktan sonra, gidebileceğim tek yer olarak HBO kalmıştı. Onları çok iyi tanıyordum, çünkü birlikte pek çok televizyon programı ve özel yayın yapmıştık. Bu yüzden [orijinal program sorumlusu] Chris Albrecht'e gidip ona projeden bahsettim.

Richard Plepler (HBO eşbaşkanı): Buraya gelip şöyle dediler: "Fikir şu: 40 yaşında bir adam, hayatının dönüm noktasında, evliliğinde sorunlar yaşıyor, iş hayatında sorunlar yaşıyor, modern toplumda ergenlik çağındaki çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor -- kendi neslindeki her erkeğin maruz kaldığı baskı türleri. Tek fark, onun Kuzey New Jersey'nin mafya patronu olması. Bu arada, bir de, psikiyatra gidiyor."

David Chase (dizinin yaratıcısı): Son anda o geliştirme cehenneminden kurtuldum. Eğer, The Sopranos bir ulusal kanalda yayınlansaydı, durum farklı olurdu. Benden yapmamı istedikleri şey yüzünden çok kızmış olurdum. Muhtemelen ulusal kanalda Tony, Melfi'yle yatmak zorunda kalırdı, değil mi?




Bir Grup Tanınmayan Kişinin 'Sopranos' Olduğu Kısım


James Gandolfini (Tony Soprano): Lise yıllarında oyunculuğa biraz ilgi duymuştum, sonra da bu konuyu tamamen unuttum. Ardından, 25 yaşlarındayken bir kursa yazıldım. Ailemden kimsenin bunu akıllıca bir seçim olarak gördüğünü sanmıyorum. Kimsenin başarılı olacağımı düşündüğünü sanmıyorum, ki bu anlaşılabilir bir şey. Sanırım sadece bir şeyler yaptığım için mutluydular.

David Chase (dizinin yaratıcısı): The Sopranos'un sinema uyarlamasında, aklıma Robert De Niro gelmişti. Dizi versiyonu içinse birbiri ardına seçmeler yapıldı -- o rol için pek çok kişi aday oldu. Aslında, tek bir kişiyi getirmekten hoşlanmıyorlar -- kendileri de söz sahibi olmak istiyorlar. Bu sebeple Tony rolü için üç kişi HBO'ya getirildi ve Jim de onlardan biriydi. Jim Gandolfini içeriye girdiğinde iş bitti. 

James Gandolfini (Tony Soprano): Okudum. Beğendim. İyi bir iş olduğunu düşündüm. Fakat yakışıklı birini seçeceklerini düşünmüştüm; George Clooney değil de, İtalyan bir George Clooney'yi seçip işi bitirirler diye düşündüm. Ama beni aradılar ve sabah saat dokuzda David'le kahvaltıda buluşabilir miyim diye sordular. O zamanlar gençtim daha, sık sık geç saatlere dek dışarıda olurdum ve, "Ah, lanet olsun," dedim. Kahvaltı mı? Bu adam baş belası çıkacak. Sonunda buluştuk ve zamanımızın çoğunu, anelerimiz ve ailelerimiz hakkında gülerek geçirdik. 

Michael Imperioli (Christopher Moltisanti): Uzak bir ihtimalde olsa bana uygun olabilecek her rol için seçmelere katılırdım. Beni çağırdılar ve David'le görüştüm. Seçmelerimi hiç beğenmediğini düşünmüştüm, çünkü David, yüzünden hiçbir şey belli olmayan bir adamdır. Bana sürekli geri bildirimlerde ve yönlendirmelerde bulundu; oradan çıktığımda, "Bu işi mahvettim," diye düşündüm. 

Edie Falco (Carmela Soprano): Bazı arkadaşlarım bana The Sopranos adında bir senaryonun ortalıkta dolaştığını söylemişti ve ben bunun, şarkıcılarla ilgili bir şey olduğunu sanmıştım. Carmela karakterini canlandırmak çok kolaydı. Onun olaylara nasıl baktığını, nasıl görünmek istediğini hemen anladım. Ama, İtalyan-Amerikan bir mafyanın karısı olmak mı? Aklıma ilk gelen kişi ben olmazdım. Kendimi Dr. Melfi rolüne seçerdim, ama neyse ki karar yetkisi bende değildi.

Lorraine Bracco (Dr. Jennifer Melfi): Goodfellas'ı çektikten sonra bana mafya filmlerinde rol alabilecek her türden kadın karakter --kız, eş, metres, kız evlat-- teklif edildi. Ben de onlara şöyle yanıt verdim: "Hayır, bunu yapmak istemiyorum. Zaten yaptım. Daha iyisini yapamam." David'le görüşmeye gitmeden bir gün nce menajerimi aradım ve şöyle dedim: "Carmela'yı istemiyorum -- Dr. Melfi'yi istiyorum."

David Chase (dizinin yaratıcısı): Tony'nin annesi Livia rolünde Anne Bancroft'u hayal ediyordum. 200 ya da daha fazla kadına bakmış olmalıyız. Sonra biri Nancy Marchand'ı önerdi. Merdivenlerden yukarıya çıktı; nefesi kesilmişti. Oturdu ve rolü canlandırdı; o karakteri annemden esinlenerek ayratmıştım, ınun tavırlarını yansıtıyordu -- tam da annemi canlandırıyordu. Rolü tam olarak kavramıştı. Diğer adaylar deli bir İtalyan anne rolünü canlandırıyordu. O ise sadece kafasının içindeki sesleri duyan birini canlandırıyordu -- işte anahtar nokta buydu. 

Drea de Matteo (Adriana La Cerva): The Sopranos'un pilot bölümünde Michael Imperioli'nin kız arkadaşı rolü için seçmelere katıldım, ama David benim yeterince İtalyan görünmediğimi düşündü. Şöyle demişti: "İtalyan gibi görünmüyorsun. Bir restoran görevlisine benziyorsun."  Ve benden o rolü okumamı istedi. Bu yüzden pilot bölümde farklı bir karakteri canlandırdım. Dizi onaylandı ve beni Michael'ın kız arkadaşı rolü için tekrar çağırdılar seçmelere. Bu noktada neyle karşı karşıya olduğumu biliyordum. Ben de elmaslardan yapılma isim etiketimi taktım, saçımı biraz kabarttım. Replikteki kelimelerden biri "Ow!"du ve rolü almamın sebebi, "Owwuhwhwwwuhwwwuh!" dememdi. Onu sanki beş heceye bölmüş gibiydim. Daha sonra aksanımla "Christopher" demekten nefret etmeye başladım. David'e yalvarırdım, "Chrissy" dememe izin versin diye, çünkü aksanımın gerçekten çok sahte olduğunu biliyordum. Şimdi sokakta yürürken insanlar bana "'Chris-ta-fuh' desene," diyorlar.

Steven Van Zandt (Silvio Dante): Hayatımda ilginç bir dönemdi çünkü seçeneklerim neredeyse tamamen tükenmişti. E Street Band'den ayrılmıştım ve siyasete kafayı takmıştım. Siyaset temalı beş tane solo albüm yaptım ve siyasi açıdan bu kadar aşırı davranarak, müzik kariyerime dair tüm umutları yok ettim. Beş albümüm de birbirinden olağanüstü derecede farklıydı, bu da kariyerinin gelişmesini engellemenin en kesin yoludur.

David Chase (serinin yaratıcısı): Her zaman Bruce Springsteen ve E Street Band hayranıydım. Eskiden kulaklıkla boş bol müzik dinler ve albüm kapağına bakardım, Steven Van Zandt'ın yüzü hep dikkatimi çekerdi. The Godfather'daki Al Pacino'ya benziyordu. Sonra pilot bölümün oyuncu seçmeleri yapılırken, eşim Denise ve ben bir gün televizyon izliyorduk. VH1'de The Rascals grubunun Rock and Roll Hall of Fame'e kabul edildiği törende Steven çıktı ve bir konuşma yaptı. Çok komik ve ilgi çekiciydi. Karıma, "Bu adam mutlaka dizide oynamalı!" dedim.

Steven Van Zandt (Silvio Dante): David beni Tony rolü için istiyordu ve HBO için seçmelere katılmak üzere bir görüşme yapmamız gerekiyordu. Çok komik bir andı. Bekleme odasında --yemin ederim ki bu doğru-- seçmelere girmek üzereyken, Jimmy Gandolfini'yi orada otururken gördüm. Şimdi, onun orada olmasının sebebi, daha önce hiç oyunculuk yapmadığım için HBO'nun beni seçmemeye karar vermiş olması mıydı --ki sonunda David'e de böyle söylediler-- yoksa Jimmy başka bir rol için mi oradaydı, bilmiyorum. Ona hiç sormadım.

Tony Sirico (Paulie 'Walnuts' Gualtieri): Junior Amca rolü için seçmelere katıldım. O gün, o rol için seçmelere katılanlar, ben, Dominic Chianese ve Frank Vincent'tı. Eve döndükten yaklaşık bir saat sonra David Chase'ten bir telefon aldım. Bana, "İyi haberi mi, kötü haberi mi duymak istersin?" dedi. Ben de, "Kötü haberi ver," dedim. O da, "Junior Amca rolünü alamadın. Ama aklımda bir şey var. Dizide tekrar eden bir rol oynamak ister misin? Paulie Walnuts adında bir karakterim var..." diye anlatmaya başladı.

Dominic Chianese (Corrado 'Junior Amca' Soprano): Girdiğim seçmelerden yaklaşık bir hafta sonra, yapımcılardan biri geldi, beni bir buçuk saat boyunca odada tuttu; bu süre zarfında bana farklı gözlükler taktırdı... Bu bana çok büyük fayda sağladı --  önce bilinçaltımda, sonra da bilinçli olarak. İlk birkaç sezonun ardından, onlar olmadan rol yapamaz hale gelmiştim. Artık bir parçam olmuştu. O gözlükler benim maskemdi. Orada bir Yunan tragedyası sahneliyorduk. Maskenin ardında, normalde asla yapmayacağınız pek çok şey ortaya çıkıyor. 

Steven Schrippa (Bobby 'Bacala' Baccalieri): Las Vegas'taki Riviera'da eğlence sorumlusu olarak çalışıyordum. Senaryoyu aldığımda, okurken, "Bir dakika," demiştim. Yani, Tony bana, "bacaklı calzone," ve, "Salata yemeyi düşün, seni şişko pislik," diyordu. Oysa benden o kadar da iri değilim. O yüzden ilk başta, "Acaba yanlış adamı mı seçtiler?" diye düşünmedim değil. Sonra beni bir-iki gün erken çağırdılar ve bana şişman kostümü denettiler. İlk iki sezon boyunca o kostümü giydim. Sanırım dördüncü sezonda David, benim yeterince şişman olduğumu düşündü ki, kostümü çıkarmama izin verdi.

Annabella Sciorra (Gloria Trillo): David, benden Janice rolümü oynamamı istedi... ama ben kabul etmedim çünkü beni daha yaşlı gösterecek saç ve makyaj kullanmamı istemişti. Tony'den daha büyük olması gerekiyordu ve ben bunu yapmaya hazır değildim, ki çok saçma olacaktı. 

Aida Turturro (Janice Soprano): Seçmelere giriyorum ve herkes çok stresli, çünkü... herkes orada. Herkes var, en sevdiğim aktrislerden biri olan Marcia Gay Harden da dahil. Tanrıya şükür ki, o rol için uygun değildi.

Robert Iler (Anthony 'A. J.' Soprano): 12 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez böyle bir şey yapacaktım. [Senaryo okumaları sırasında] David yanıma gelip başımı okşardı. Setime gelip sahnelerimden birini izlediğinde, çocukken babamın beysbol maçıma gelmesi gibi hissederdim. Hani biraz daha sert vurursun -- sayı yapmak istersin.

James Gandolfini (Tony Soprano): İlk kez seçmelere katıldığımda, pek iyi geçmemişti. Yarı yolda durdum ve, "Bunu berbat yapıyorum," diye düşündüm, sonra da, "Artık böyle davranmayacağım. Geri gelip tekrar deneyeceğim," diye karar verdim. Bunun üzerine beni tekrar davet ettiler ve performansımı kaydettiler; sonra HBO'dakilerin karşısına çıktım ve seçmelerin yapıldığı, insanlarla dolu bir odadaydım; nihayetinde rolü aldım, ki buna çok şaşırmıştım.     

Steven Van Zandt (Silvio Dante): David şöyle dedi: "Üzgünüm -- istediğin başka bir rol varsa, alabilirsin." Ben de dedim ki: "Biliyor musun, şimdi düşününce, burada başka bir oyuncunun rolünü almaktan biraz vicdan azabı duyarım. Ben bir gitaristim. Bu çocuklar bu işin okuluna gidiyor, Off-Broadway'de sahneye çıkıyorlar, 5-10 yıl boyunca sanatlarını geliştirirken garsonluk falan yapıyorlar." O da şöyle cevap verdi: "Peki. Bak ne diyeceğim: Sana özel bir rol yazayım, böylece kimsenin elinden işini almamış olursun." Benim yanıtım şu oldu: "Aslında yazdığım birkaç senaryo taslağım var. Biri de emekli olmuş bir bağımsız tetikçi hakkında: Silvio Dante."

Edie Falco (Carmela Soprano): Pilot bölümü çektikten sonra David şöyle dedi: "Eh, bu gerçekten çok eğlenceliydi. Ne yazık ki bu diziyi kimse izlemeyecek, ama sizler harikaydınız." İşte her şey bitmişti. Ya da biz öyle sanıyorduk.  




Yazarlar Odası'na Girdiğimiz Kısım 


David Chase (dizinin yaratıcısı): Bunlar uzun, bitmek bilmeyen saçma sohbetlerdi. Yapacak işlerin var, biliyorsun -- saat sabah 9.30 ve henüz hiçbir şey yapılmamış, kimse de o işi yapmaya niyetli değil. Ve bu saçma-sapan sohbet başlıyor, akşam üstüne dek sürüp gidiyor. Ve genellikle de bu saçmalıklardan bir hikaye çıkıyor.

Matthew Weiner (yazar, yapımcı): The Sopranos'a katıldığımda dördüncü sezon yayınlanıyordu ve beşinci sezona başlamak üzereydiler. Mad Men adında bir senaryo yazmıştım ve menajerlerim bunu sürekli HBO'ya gönderiyordu, ancak sürekli reddediliyordu. Sonunda menajerim, David'in menajerini ikna ederek senaryoyu David'e ulaştırdı. David'le telefonda konuştum ve ona The Sopranos'un bana bir Rus romanı gibi geldiğini söyledim; o da bana hiç Rus romanı okumadığını söyledi. Sonra yaklaşık bir saat boyunca Mad Men hakkında konuştuk. Telefonu kapattığımda içimden şöyle geçirdim: "Ne olursa olsun, gerçekten harikaydı."

David Chase (dizinin yaratıcısı): Sezon başlamadan önce hep bir yerlere gider ve karakterler için baştan sona aşırı karmaşık bir hikaye akışı ile geri dönerdim. Başta çok basitti, yalnızca Tony içindi. Sonra yıllar geçtikçe, Tony için bir tane, Carmela için bir tane, Chris Moltisanti için bir tane hazırladım. Onüçüncü bölüme gelindiğinde Tony'nin üç hikaye akışı olurdu; Carmela'nın iki ya da üç; Chris'in ise bir sürü. Bunları masaya serip birbirleriyle nasıl uyum sağladıklarına bakardık. Bazen hikayeler arasında bir uyum görürdük, bazen görmezdik. Böylece üzerinde çalışmaya başlardık ve herkes, en başta ben olmak üzere, saçmalamaya başlardı.

Terence Winter (yazar, yapımcı): Bazen bir sunum yaparken uzun uzun konuşurdum, bir de bakardım ki David uyuyakalmış. O zaman sessizce oradan çıkıp, onu bırakırdık ki uyusun. Ama bazen de uyumuyordu -- sadece gözleri kapalı olurdu ve uyuduğunu sanırdınız. Sihir gibiydi. "Tamam, sanırım anladım," derdi. Ayağa kalkar ve tahtaya yazmaya başlardı: Birinci sahne, ikinci sahne, üçüncü sahne, dördüncü sahne, beşinci sahne."

Matthew Weiner (yazar, yapımcı): Bilgisayarımdaki açık sayfaya ilk kez "Tony," yazdığım an, "Hasiktir!" dedim. Yazdıklarımı gerçekten söyleyeceklerine inanamıyordum.

Tony Sirico (Paulie 'Walnuts' Gualtieri): Annem vefat etmeden önce, 16 yıl boyunca onunla beraber yaşadım. David bunu başından biliyordu. Ve bu, hikayemin ana hatlarından biri haline geldi. Senaryoya sadık kalmak --  ilk kural buydu. Zaten cümleleri bizden aldılar. Yazarları oturup bizimle konuşmaya davet ederdik. Sesimin ritmini, söylediklerimi ve kendimi nasıl ifade ettiğimi dinlediler -- ne demek istediğimi anlıyor musun? Böylece benim kendi sözlerimi kağıda döktüler ve onları tekrar bana söylettiler.

James Gandolfini (Tony Soprano): Yani... Eskiden yazarlara 'vampirler' derdim. Söylesene, vampirler bu hafta ne uydurmuş? Bu hafta kimin kanını emiyorlar? 




Oyuncuların, Karaktere Girme Sürecinin Başladığı Kısım 


Lorraine Bracco (Dr. Jennifer Melfi): Dr. Melfi'yi canlandırmanın bu kadar zor olacağına hiç hazır değildim. Ben patlamaya hazır bir kızım. Gürültücüyüm. Hayat doluyum ve her türlü saçmalık var bende, ama bu karakteri canlandırmak için her duyguyu, her kelimeyi, her şeyi bastırmak zorundaydım. Yani, onu canlandırmak için hayatı kendimden emmek zorunda kaldım. Dr. Melfi hiç gülümsemiş midir, sanmıyorum. Onun bastırılmış ve hüzünlü olmasını istedim. Ayrıca, Tony'ye karşı bir milim bile taviz vermemeye dikkat etmek zorundaydı, çünkü Tony onu yer bitirirdi. Bunun olmasına izin vermeyecektim, o güce sahiptim, ama duygusal olarak da çok acı vericiydi.

Drea de Matteo (Adriana La Cerva): Aslında hiçbir zaman mafya üyesiymişiz ya da İtalyanmışız gibi davranmaya çalıştığımızı hissetmedik. Biz sadece orada bulunan bir grup İtalyan'dık. Dizi popüler olmaya başlayıp basına röportajlar vermeye başladığımda bile, karakterin kimliğinden hiç vazgeçmedim. Aksanımı, her şeyi olduğu gibi sürdürdüm. 

James Gandolfini (Tony Soprano): Edie'ye hâlâ aşığım. Ve tabii ki eşimi de seviyorum, ama Edie'ye aşığım. Carmela'ya mı, Edie'ye mi, yoksa ikisine birden mi aşığım, bilmiyorum. Aşığım ona.

Edie Falco (Carmela Soprano): Tony'nin takıldığı kızları canlandıran aktrislerle birlikte masa okumasına katılmak çok tuhaftı. Ara sıra ensemde keskin bir sızı hissederdim, çünkü özellikle yorgun olduğumda, duygusal replikler birbirine karışırdı ve kendime hakim olup şunu hatırlamam gerekirdi: "Hayır, hayır, hayır, bu senin işin ve evinde kendi hayatın var." Yıllar sonra bile, Broadway'de God of Carnage oyununda Jim'i gördüğüm ânı hatırlıyorum: Marcia Gay Harden'ın kocasını canlandırıyordu ve içimde, "Neden bunu kabullenmek zorundayım ki?" gibi bir his mevcuttu.

Annabella Sciorra (Gloria Trillo): İnsanlar şöyle diyordu: "Senden asla hoşlanmayacağız, çünkü Tony ile yatıyorsun ve evli biri o." İnsanlar bu konuda gerçekten çok öfkeliydi. Öte yandan da şöyle diyorlardı: "Tony'ye o bifteği fırlattığında, tüm kadınlar adına fırlattın." O sahneyi çektiğimizde, ekibin tamamının bifteği fırlatmak istediğini hatırlıyorum. İlk başta süngerden yapılmış bir biftek kullandılar, sonra gerçek bir biftek kullandılar ve bu kez çok kolay oldu. Nişancılığım iyidir.

Tony Sirico (Paulie 'Walnuts' Gualtieri): Bir kadını öldürmem gereken senaryoyu almıştım ve David'in yanına koştum: "David, beni bir kadını öldürmeye zorlama," dedim. O da, "Hayır, onu öldürmen gerekiyor," dedi. Ben de, "O zaman onu vurayım," dedim. O ise, "Hayır, kişisel bir şey olmalı bu," dedi. Ben de, "David, ben zorlu bir mahalleden geliyorum. Eve gidersem ve bir kadını öldürdüğümü görürlerse, benim için kötü olur." Gülümsedi ve, "Hayır, bunu yapmak zorundasın," dedi. Mesele şu: O sahneyi çektik; onu boğmak zorundaydım. Önce onu boğmamı istedi; ben de, "Hayır, ona elimi sürmem," dedim. O da, "Yastığı kullan," dedi. Her şey bittiğinde mahalleye döndüm ve kimse tek kelime etmedi. Diziyi çok seviyorlardı; ne yaptığımızı umursamadılar.

Terence Winter (yazar, yapımcı): Junior Amca'ya kanser teşhisi konulduğunda, insanlar beni arayıp, "İyileşecek mi?" diye soruyorlardı. Ben de, "Elimizden gelen en iyi doktorları bulmaya çalışıyoruz. Gerçekten, bu konuyla ilgileniyoruz," dedim.




Konu Başlığımız Ve Oyunun Kurallarını Nasıl Değiştirdikleri Hakkında 


Steven Van Zandt (Silvio Dante): Dizinin başlamasının üzerinden iki hafta geçmişti ki, sokakta yürüyordum ve dört kişiden üçü beni durdurup Sopranos'tan bahsetmeye başladı. Yirmibeş senedir rock 'n' roll yıldızı mısın? Unut gitsin. "Vay canına, televizyon işi böyle demek," dedim içimden. Evet, televizyonla ilgili duyduğunuz her klişeyi bizzat yaşadım.

Lorraine Bracco (Dr. Jennifer Melfi): İnsanlar sokakta bana, "Doktor," diye seslendiğinde --"Doktor, nasılsın?"-- dizinin yarattığı etkiyi anladım. İlk birkaç seferde ne demek istediklerini anlamamıştım, sonra fark ettim ki, "Aman Tanrım, Dr. Melfi'den bahsediyorlar."

James Gandolfini (Tony Soprano): Bu heyecan, muhtemelen ilk yılın ortalarında başladı. Birkaç arkadaşla beraber bir boks maçına gittim ve, sanki tüm seyirciler birden bir gürültü koptu. O anda, "Tamam, bu iş çok büyümüş," diye düşündüm. Romanya'dan ya da başka yerlerden insanlar gelip, "Ah, biliyor musun, benim ailem de seninkine benziyor," diyorlardı.

Tony Sirico (Paulie 'Walnuts' Gualtieri): İkinci yıl, David beni, Jimmy'yi ve Michael'ı bir araya topladı ve İtalya'ya gideceğimizi söyledi. Daha önce İtalya'ya hiç gitmemiştim. Çok sevindim. Oraya gittik: Ben, Michael, Jimmy, Vinny Pastore [Big Pussy]... Napoli'deyken bir gün izinliydik. Vinny ile birlikte, tekneyle Capri adasına gittik. Tekneden ineli beş dakika olmamıştı ki, belki 15 kişilik İrlandalı bir aile, "Oh, Paulie, Pussy!" diye bağırmaya başladı. Ne olduğunu anlamamıştık. O an, birilerinin bu diziyi gerçekten izlediğini ilk kez fark ettik. Tony Sirico değildim artık -- Paulie Walnuts'tım.

Vincent Curatola (Johnny 'Sack' Sacramoni): Kumarhanelere, dev salonlara gittik -- sanırım bu insanlar, fotoğraf çektirmek için kişi başı 100 dolar ödediler. Dizinin hayranları gerçekten olağanüstüydü. Komik olan şu ki, iki yıl önce [eşim] Maureen'le birlikte başka bir kiliseye, ayine gitmiştim. Komünyon almak için ayağa kalktığımda, rahip bana bakıp şöyle dedi: "Ah, Mesih'in Bedeni, Johnny."

Terence Winter: Bir FBI ajanı, bize daha en başlarda, pazartesi sabahları ofise geldiklerinde tüm çalışanların The Sopranos hakkında konuştuğunu anlatmıştı. Ardından o haftasonu kaydedilen dinleme kayıtlarını dinlerlerdi ve kayıtlarda mafya üyelerinin hepsi The Sopranos hakkında konuşuyordu. Dizi hakkında hep aynı konuşmaları yapıyorlardı, ama her zaman tam tersi bir bakış açısıyla. Gerçek mafya üyelerinin, bizim içlerinde bir casusumuz olduğunu düşündüklerini duyuyorduk. Dizinin bu kadar isabetli olmasına inanamıyorlardı. 

Allen Coulter (yönetmen): Sopranos, her şeyi açıklamak zorunda olduğun, başrolde her zaman bir yıldızın olması gerektiği, herkesin nihayetinde sevimli olması gerektiği, öğrenilmesi gereken psikolojik bir ders olduğu, diziden çıkarman gereken ahlaki bir dersin merkezde yer aldığı, insanların iyi ve kibar olması gerektiği gibi önyargıları çürütmüştü. Televizyon kanalları, iyi dramalar konusunda pes etmişti. Bu, okyanusta giden bir geminin rotasını değiştirmek gibidir. Ama, Sopranıs bunu başardı. Oyunun kurallarını değiştirdiler. 

Ilene Landress (yapımcı): [Dizi bittikten sonra] en çok zorlananlar, profesyonel oyuncu olmayanlardı. Bu kadar büyük bir ilgiye alıştığınızda, bu durum zor oluyor. Jimmy, Lorraine, Edie, Michael, Dominic'ten bahsetmiyorum; çok kısa sürede büyük şöhrete kavuşan kişilerden söz ediyorum. Mesela, Meadow'un erkek arkadaşını canlandıran çocuk, daha önce Westchester'da bir şarküteride bagel dilimliyordu. Meadow'un erkek arkadaşını canlandırdıktan ve People dergisinin "yaşayan en seksi erkekler" listesine girdikten sonra, artık bagel dilimlemeye geri dönemezsin.




Big Pussy'nin İlk Öldürülen Kişi Olduğu Kısım


Drea de Matteo (Adriana La Cerva): Big Pussy'yi öldürdüklerinde, onun bu konuda mükemmel bir seçim olduğunu düşünmemin sebebi, kendisinin neden öldürüldüğünü anlamamış olmasıydı. Ona sürekli şöyle diyordum: "Dostum, bunun sebebi senin harika bir oyuncu olman ve rolü iyi idare edebilmen; insanlar sana sempati duyacak çünkü sen bunu nasıl canlandıracağını biliyorsun. Ayrıca bir nevi savunmasızsın." Bu iri-yarı mafya üyesinde bir savunmasızlık vardı. İnsanlar ona kıymet veriyordu. Silvio kadar havalı biri olsaydı muhtemelen kimse umursamazdı. Steven Schrippa'nın karakterinde de bir kırılganlık vardı. O iri-yarı adamların yumuşak, hassas bir yanı vardı. Ama aslında herkes, başının kesilmesini bekliyordu. Senaryoyu okumak adeta bir yarış gibiydi. 

Tony Sirico (Paulie 'Walnuts' Gualtieri): Big Pussy'yi öldürmek -- size karşı dürüst olacağım. Bizi rahatsız etti bu. Oyuncular her hafta çalışmazlar ve birdenbire Vinny'nin bir filmi çıktı -- bu film için de zamana ihtiyacı olduğunu söyledi. İlk yıldaydı bu. Onu serbest bıraktılar. İkinci yıl, Vinny yine aynı şeyi yaptı, en başlarda. "Hayır" cevabını akbul etmedi ve ona film için izin verdiler. Ama ne de olsa, dizide sadece iki yıl rol aldı ve şunu söyleyeyim, nereye giderse gitsin, hâlâ Big Pussy olarak biliniyor.

Steven Schrippa (Bobby 'Bacala' Baccalieri): Eğer karakterin gitme zamanı geldiyse, gitme zamanı gelmiştir -- ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Hepsi bu. Kim olduğun mühim değil. [Chase] bu açıklamayı, Big Pussy'yi öldürdüğünde yapmıştı. Az önce öldürülen önemli bir karakterdi. Yani, bu dizi bir Friends değildi. Gerçekten endişe verici bir durumdu bu. "Bir şey duydun mu?" diye yazarlara sorardık. Kimse de sana bir şey söylemez. Senaryo her geldiğinde, baştan sona kadar gözden geçirirdin.

David Chase (dizinin yaratıcısı): Onları ofisime çağırır ve yaptıkları her şey için ne kadar minnettar olduğumu söylerdim, bunun dizi için çok acı verici olduğunu, ancak hikayenin gerektirdiği bir durum olduğunu da eklerdim. Ve hikaye bizi --haklı ya da haksız olarak-- kendim ve diğer yazarlar için bu noktaya getirdi. Yazarlar da bu konuyu çok düşündüler. Bunu kolayca ya da düşüncesizce yapmadık. Görev ihmalinden ya da zorluk çıkardıkları için kimseyi kovmadık. Yapması zor bir şeydi, ama aynı zamanda kendi kendime şöyle düşündüm: "Ne de olsa, bir mafya ailesinin patronu olan bir adam hakkında yazıyorum ve onun da bu tür şeyleri yapması gerekiyor."

Steven Schrippa (Bobby 'Bacala' Baccalieri): İki yıl boyunca Küçük İtalya'da, Il Cortile adında bir restorantın üst katında yaşadım. Oranın duvarında adım yazıyor. Sirico'nunki de. Orada pek çok parti düzenledik ve sık sık orada takılırdık. Orası bir nevi bizim üssümüzdü. Dizide bir karakteri öldürdüğümüzde, onun için orada bir parti düzenlerdik.

Steven Van Zandt (Silvio Dante): Vinny Pastore'yi kaybettik ve bu, o âna dek yaşadığımız en zor gündü. 10 yılın tamamı boyunca sette geçirdiğim zamanlar arasında, çok gergin ve setin havasının oldukça bozuk olarak hatırladığım tek gün oydu. İnsanların birbirine bağırdığını ve gerçekten çok sinirli olduklarını hatırlıyorum, bu daha önce hiç görülmemiş bir şeydi. Neden mi? Çünkü, Vinny'yi kaybediyorduk. O bizim çok sevdiğimiz bir dostumuzdu ve artık onu göremeyecektik.

Steven Schrippa (Bobby 'Bacala' Baccalieri): Şahsen, bence seni ne kadar iyi öldürürlerse o kadar iyi olur. Mesela, Joey Pants [yumruklu kavgada] kafasından vuruldu. Michael'ınki de iyiydi [boğulma yoluyla]. Benimki [oyuncak trenlere bakarken vurulmak] ise muhteşemdi. Ama bence, "Hey, sana harika bir veda partisi vereceğiz," demek yerine seni sızlanarak gönderirlerse, bu kötü bir şaka olur.

Annabella Sciorra (Gloria Trillo): Ayrıca, dizide rol alan herkesin, karakterleri öldürülmüş olsa bile öğle yemeği için uğradığını görmek de bir açıdan komikti. Kimse aileden ayrılmak istemiyordu. 




Yaratıcı Hakkında


James Gandolfini (Tony Soprano): Mad Max filmlerinden birinde kocaman, devasa bir adam var ve kafasında küçük bir kukla, bir cüce duruyor. Kendimi o dev adam gibi hissettim, David de yaklaşık altı yıl boyunca benı oradan oraya gezdiren, kafamın içindeki o adamdı. Ve bir şey diyeyim mi? O kafanın içinde olmak hiç de fena değil. Ondan pek çok konuda çok şey öğrendim. Kendine özgü bir kahkahası var. Sanki kıkırdıyor gibi. Yani, bir sahneyi çekerken bir şey yaptığınızda monitörden onun kahkahasını duymak içinizi ısıtırdı -- çünkü David Chase'i güldürmek, her ne kadar karanlık bir karakter olsa da, çok güzel bir şeydi. 

Edie Falco (Carmela Soprano): David hakkında tam olarak bir izlenimim yoktu, bana babamı hatırlatıyordu, bu yüzden ona karşı hemen bir rahatlık hissettim ve bu his, çalıştığımız tüm yıllar boyunca devam etti. Başkaları ne düşünürse düşünsün -- sessiz, ciddi, yavaş ısınan biri ya da ne olursa olsun-- o benim babam. Birçok insanın aksine, "Her zaman David'i memnun etmek istedim," gibi bir hisse hiç kapılmadım. 

Steven Van Zandt (Silvio Dante): Herkes, The Sopranos'un müzklerini benim yaptığımı sanıyordu, ama ben bununla aslında hiçbir ilgim olmadığını herkese açıkça belirttim. Aslında hepsi David'in eseriydi. David müzik dünyasından geliyor. Bir grubun davulcusuydu -- yapmak istediği şey buydu. O çok müzikal bir adam, bilirsiniz, tüm yönetmenler arasında en müzikal olanlardan biri. Scorsese, Jonathan Demme, Chris Columbus gibi -- gerçekten, gerçekten müzikal olan bir avuç yönetmen var ve David de onlardan biri.

Allen Coulter (yönetmen): Tony'nin hastanede Junior Amca ile konuşup ona bir tür tavsiye verdiği bir sahne çektim. Junior Amca'nın cevabı, "Kimsin sen, amına kodumun Matt Helm'i mi?" idi. Bu replik geldiğinde, sette benden başka kimse Matt Helm'in [filmlerde Dean Martin tarafından canlandırılan kurgusal bir hükümet ajanı] kim olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine Jim, "Kimse bunu anlamayacak. Dave'i arayıp bunu değiştirebilir miyiz?" diye sordu. O zamanlar replikleri değiştirmezdiniz; izin almadan, hiçbir şeyi değiştiremezdiniz. resmen, tek bir kelime bile. Ben de yazarlar ofisindeki David'i aradım ve, "David; Jim, Matt Helm'i değiştirebilir myişiz diye soruyor, çünkü kimsenin onu tanımayacağından endişeleniyor," dedim. Telefonda bir an sessizlik oldu. Sonunda, David, "Eh, birileri bilir herhalde," dedi. 

James Gandolfini (Tony Soprano): Sonlara doğru bazı konularda içimde büyük bir öfke birikmişti; bu sanırım sadece yorgunluktan kaynaklanıyordu, ama Tanrı aşkına, neye kızabilirdim ki? O adam bana yaşam deneyimi, oyunculuk deneyimi ve tabii ki maddi açıdan da muazzam bir hediye vermişti. Başlangıçta, David sete sıkça gelirdi, ama proje büyüdükçe ve devasa bir olay haline geldikçe, bilirsin, biraz mesafeli davranmaya başladı. Onunla konuşmak daha zorlaşmıştı. Bunu anlıyorum. Sürekli yaratmaya devam etme, harika işler çıkarmaya devam etme baskısı -- zordu bu. Herkes bir şeyler istemeye başlıyor, herkes aramaya başlıyor: "Şunun şuna ihtiyacı var," "Şu konuyu konuşabilir miyiz?" gibi. Bir de para meselesi var, bu yüzden bir adım geriye çekilip, bir şekilde kendini korumak zorundasın. Bunu öğrenmem gerekiyordu ve bu konuda pek iyi değildim. Ama sonra bunun bedeli ödnemeye başlanıyor. İlk birkaç yıl daha kolaydı. O kadar da büyük bir mesele değildi. Bunu ona da söylemiştim, ama belki de yeterince açık bir şekilde değil. Anlıyorum. Biraz da olsa, 'Büyük ve Güçlü Oz' gibi olmak zorundaydı. Başka seçeneği yoktu. 




Livia'nın Anıldığı Kısım 


Edie Falco (Carmela Soprano): Onunla çalıştığımız süre boyunca kanser hastasıydı, ama bu konu hiç gündeme gelmezdi. Nancy, David'e şöyle dedi: "Lütfen beni çalışmaya devam ettir. Bu, beni hayatta tutuyor." Hatırladığım en eğlenceli anlardan biri, odada bolca yemek bulunan bir aile sahnesini çekmemizdi. Uzun bir çekim gününün sonunda saat sabahın üçü gibiydi, Livia'nın çekimlerini tamamlamışlardı ve sıra bana gelmişti. Kamera şurada, Nancy de burada; benim sahnemin ortasında, ağzını şapırdatarak bir parça pepperoni yerken yüzünü şekilden şekle sokuyordu. Üniversiteden yeni mezun olmuş bir genç gibi, çekim esnasında beni güldürmeye çalışıyordu.

Allen Coulter (yönetmen): Hastalığı ağırlaştıkça repliklerini ezberlemesi zorlaşıyordu ve bu durum onu inanılmaz derecede sinirlendiriyordu. O, bir metne sadece birkaç dakika bakıp ezberleyebilen biri olarak tanınıyordu. Dolayısıyla bu durum, onun için özellikle can sıkıcıydı. Benimle çektiği son bölümün sonunda ona öpücük vermeye gittiğimi hatırlıyorum, o da bana karşılık verdi. O öpücükte, bunca yıldır aklımdan hiç çıkmayan bir şey vardı. Bunu her zaman bir mesaj olarak gördüm: ben buradayım, ben bir kadınım ve yılların izlerine rağmen ben buyum.

Terence Winter (yazar, yapımcı): Nancy'nin vefat ettiği haberini aldığımızda senaryolarımızı yazmaya çoktan başlamıştık. Nanc'nin kaybının acısını atlatıp Livia hakkında konuşmaya başladığımızda onun, Tony'nin hayatında o kadar önemli bir karakter olduğunu fark ettik ki, ona ayrı bir bölüm ayırmamız gerektiğini fark anladık. David, "Şey, sanırım bunu yazmak istemiyorum," dedi. Eminim ki ısrar eden ve, "David, bu bölümü sen yazmalısın. Yani, senden başka kimse bunu yazamaz," diyen bendim. O da gidip yazdı ve sonuç muhteşem oldu. 




Şikayetlerin Duyulduğu Kısım


Steven Van Zandt (Silvio Dante): [Üçüncü sezonun ardından] çekim sonu partisinde oturuyordum ve bu işin gerçekten tutmaya başladığını hissetmeye başlamıştık. David Chase'i gördüm, adeta ölü gibi görünüyordu. "David, burası bir kutlama yeri olmalı," dedim. O da, "Evet, tabii, senin için. Post prodüksiyon işlerim var, önümde iki ay daha iş var, sonra iki haftalık iznim var, sonra da yeniden başlıyorum," dedi. Ben de şöyle yanıt verdim: "Ne yapacaklar, kovacaklar mı ki seni? Burası HBO, anasını satayım. Birkaç ay izin al, ne olacak ki -- 12 aylık döngüyü mü kaçıracağız? Kimin umurunda? Şu anda durumumuz sağlam. 15 ay beklerler." Ve o da öyle yaptı. Bu da her şeyi alt-üst etti çünkü böylece 10 yılda yedi sezon çekmiş olduk. 

Edie Falco (Carmela Soprano): Oyuncular arasında, daha fazla para almamız gerektiği düşünülen bir isyan dönemi yaşandı ve bu çok karmaşık bir konuydu, çünkü HBO'nun çok para kazandığını ben biliyordum. Oyuncular şöyle diyordu: Evet, sözleşmelerimizi yeniden müzakere etmeliyiz. Yeterince para kazanmıyoruz." Bir tür oturma eylemi oldu, set kapatıldı gibi bir şeydi. Adeta, Vesuvio'yu İşgal Et," gibiydi. Ben de içimden şöyle düşündüm: "Dalga mı geçiyorsunuz? 20 yıl boyunca restoranlarda çalıştım, şimdi de böyle bir fırsat çıktı ve ben, yeterince para almadığımdan mı şikayet edeceğim?"

Brad Grey (yapımcı, Brillstein-Grey'in kurucularından): İster HBO tarafında, ister oyuncular tarafında, ister menajerler tarafında olsun, her şeyde olduğu gibi, testosteron dolu pazarlıklar yaşandı. Çünkü mafya hakkında konuşuyorduk -- insanlar gerçekten de mafya üyesi olduklarına inanmaya başladılar.

Steven Schrippa (Bobby 'Bacala' Baccalieri): Dördüncü sezondan sonra [Gandolfini ile HBO arasında ücret anlaşmazlığı yaşandığı ve çekimlerin ertelendiği dönemde], Jim tüm düzenli oyuncuları karavanına çağırdı ve her birimize, tam anlamıyla 33.333 dolar verdi. O dönemde kadroda pek çok ünlü oyuncu vardı --Kelsey Grammer, Ray Romano gibi-- ve eminim hepsi de iyi insanlardır, ama hiçbiri, kadrodaki diğer oyunculara bu kadar para vermedi. Bu, herkese birer jip almak gibi bir şeydi. O da, "Yanımda olduğunuz için teşekkürler," dedi. 




Adriana'nın Öldüğü (Mü?) Kısım


Terence Winter (yazar, yapımcı): Adriana'nın öldürümle sahnesini yazmak için iki haftalığına bir kenara çekildim ama tek bir kelime dahi yazamadım. Son üç gün kalmışken hâlâ tek bir kelime bile yazamamıştım, sonunda, "Tamam," dedim, kapıyı kilitledim ve üç gün boyunca sandalyeden hiç kalkmadım. Zordu. Hepimiz Drea'yı seviyorduk ama bu bir gangster dizisi ve artık gitme zamanı gelmişti.

Drea de Matteo (Adriana La Cerva): Bölümün adı, 'Uzun Süreli Park'tı ve David, "Bunu iki farklı şekilde çekeceğim," dedi. Birinde kaçıyorum, Tony'ye telefonda inanmıyorum [Tony, Adriana'ya Christopher'ın intihar etmeye çalıştığını söylediğinde]. Beni arabamda görüyorsunuz, uzaklaşıyorum, ağlıyorum ve valizim yanımda duruyor. Ama ekibin ve hattâ oyuncuların bile bölümün sonunu bilmemesi için bu tür sahneleri de çekerdik. Biliyorsunuz, diğer bölümleri yüzlerce kez izledim. O bölümü ise sadece bir kez izledim.

Terence Winter (yazar, yapımcı): Tony ve Christopher'ın sahneleri gerçekten çok duygusal anlardı ve tabii ki Adriana'nın öldürülme sahnesi de öyle. O sahnede silah sesini duyuyoruz ve kamera sanki gökyüzüne doğru süzülüyor. Dizideki en korkunç ve en açık şiddet sahnelerinin bazılarını ben yazmıştım, ama nedense onun vurulduğunu görmek istemedim. Sonra tabii ki pek çok kişi, "Ah, o aslında ölmedi. Çünkü bunu göstermediler," dedi. O öldü, kesinlikle.

Tim Van Patten (yönetmen): Silvio onu ormana götürdü. Araba durduğunda kız, canını kurtarmak için yalvarmaya başlıyor; Silvio ise onu saçından yakalayıp arabadan dışarıya çekiyor. Kız, yaprakların arasında sürünerek uzaklaşmaya başlıyor ve Silvio, tabancasını çıkarırken kamera da görüş alanından çıkıyor. Sonra silah patlıyor ve onu bir daha hiç görmüyorsunuz. Bizim aldığımız bir karardı bu: Onun ölümünü kamera karşısında göstermedik.

Steven Van Zandt (Silvio Dante): Drea iyi bir arkadaştı ve onu artık bir daha göremeyecektiniz, ben de o zamandan beri görmedim. Birini vurmak kolaydır. Ama birine elini sürmek ve onu arabadan dışarıya çekmek? Dizide sert bir kadına benziyor, ama yakından bakınca o da bir kız. Ve onu şimdi sertçe tutmak zorundasın. Üstelik müthiş bir oyuncu olduğu için şöyle diyor: "Gerçekten yap. Acıma bana." Yani, ne bileyim, altı saat boyunca bu kızı dövmek, arabadan sürükleyip çıkartmak, yere fırlatmak zorundasın. Bu gerçekten zordu. O günün sonunda kendimi çok bitkin hissettim. Drea'ya şöyle dedim: "Bütün bunlardan sonra şu lanet Emmy'yi kazansan iyi olur; bilirsin, bu çabaya değsin diye." Ve kazandı da.

Drea de Matteo (Adriana La Cerva): Sanırım öldürülen kişi için bir akşam yemeği düzenliyorlardı. Ben bu tür şeylerin hiçbirini yaşamadım, belki de kız olduğum içindir. Bir grup erkeğin dışarıya çıkarken sergilediği o erkekçe dostluk havası -- muhtemelen genç bir kızı yemeğe çıkarmak için ne yapacaklarını bilemezlerdi. Ayrıca, Adriana dışında, dizide gerçekten öldürülen hiçbir kadın yok. Livia ölüyor ve Gloria da intihar ediyor, ama dizide öldürülen tek kadın bendim. 





Tony'nin Karizması Hakkında Daha Ayrıntılı Bir Anlatımın Yer Aldığı Bölüm


David Chase (serinin yaratıcısı): Sebep ne olursa olsun, Tony Soprano, bir mafya üyesine hiç yakışmamış, köfteli sandviç yememiş çok sayıda insan için son derece ulaşılabilir ve tanıdık bir figürdü. O adamla kendilerini özdeşleştirdiler; onun kim olduğunu anladılar. Bunun bir kısmı kesinlikle James Gandolfini'ye ve onun yarattığı sihre ait olmalı. Gözleri ifade dolu. Onda, ne yaparsa yapsın görebileceğiniz, çok şefkatli bir yan vardı. Orada bir hüzün var. Belki de --ve bu gerçekten sadece bir "belki"-- The Honeymooners dizisindeki Ralph Kramden ile ortak bir yanı vardır. Ne kadar alaycı, zorba, kaba ve otoriter olursa olsun, içinde hâlâ küçük bir çocuk var. Pek çok kötü şey yaptı ve intikam almaktan zevk aldı, ama kötü biri gibi görünmüyordu. Bir şeyler olurdu, ama sonunda ayağa kalkıp yine aynı şeyi yaparlardı; tıpkı Raccoon Lodge'da bir milyon dolar olduğuna inanmak ve Norton'la birlikte bir servet kazanacak bir fikir bulabileceklerini düşünmek gibi. Tony de biraz öyleydi -- içinde bir yerlerde insanların iyi olduğuna inanıyordu. Geri dönüşü olmadığı için asla girmeyeceği bazı yollar vardı. 

James Gandolfini (Tony Soprano): Bence insanlar Tony'yi önemsedi, çünkü David, Dr. Melfi aracılığıyla bir 'Yunan Korosu' yazacak kadar zekiydi. Böylece orada oturup onun niyetlerini, ne düşündüğünü, ne yapmaya çalıştığını, neyi düzeltmeye çalıştığını, ne olmaya çalıştığını görebildiniz. Ve sonra bunun aslında onun istediği gibi sonuçlanmadığını gördünüz. Melfi sahnelerini çıkarırsanız, bu adama bu kadar önem vermezsiniz ya da başına gelen şeylere aldırış etmezsiniz. 

Matthew Weiner (yazar, yapımcı): Gandolfini'nin oynaması çok önemliydi, çünkü doğal karizması sayesinde, sahip olmayı dilediğimiz tüm o güç fantezilerinin tadını çıkarmamızı sağlıyor. Tony'yi seviyoruz çünkü o, bizim tüm hayvani arzularımızı bünyesinde barındırıyor. Herkes bir odaya girip en büyük sandvici seçmeyi, en iyi koltuğa oturmayı ve en güzel kadınlarla seks yapmayı ister. Ama evde o da bizimle aynı hayatı yaşıyor. Evde kimse sana saygı göstermez! Hayat böyle işte. 

David Chase (dizinin yaratıcısı): Dizi ilerledikçe birçok kişi, Tony'nin giderek daha karanlık bir karakter haline geldiğini söyledi. Ben hiç öyle görmedim. Adam, birinci sezonda annesini yastıkla boğarak öldürmeye ahzırdı. Elbette annesi onu öldürtmeye çalışmıştı, ama o, oraya annesini boğmaya hazırlıklı olarak gitmişti, ancak bu fırsat elinden kaçtı. İkinci sezonda ise en yakın arkadaşını [Big Pussy] yakın mesafeden vurdu. İnsanlar, Christopher'ın öldürülmesinin, bardağı taşıran son damla olduğunu düşündü. Oysa, Christopher çoktan ortadan kaldırılmalıydı. Bir mafya patronunun gözünden bu adam tamamen güvenilmezdi' Christopher, Tony'nin, ailesinin, kısaca her şeyin sonunu getirdi. Dizinin mimarı olarak benim bakış açımdan, Tony ona çok uzun süre tahammül etti. 

James Gandolfini (Tony Soprano): O zamanlar gangsterleri romantikleştirmekle suçlanıyorduk, ama hepimiz bir o kadar da mutsuzduk, bilirsin. Şiddetin hiç de çekici geldiğini sanmıyorum. Herkes bu şiddetin bedelini pek çok şekilde ödedi. Bazen mafya üyelerini sevimli ve şirin göstermeye çalıştığımızı söylediklerini duydum, ama David'in inanılmaz derecede şiddet içeren bir bölüm yazdığını biliyorum --Ralph Cifaretto'nun bir striptizciyi döverek öldürdüğü bölüm-- ve bence bu, o eleştirilere bir tepki olarak kaleme alınmıştı. Bu çok şiddet dolu bir dünya ve biliyorsunuz, bunun sonuçları olur. Bence bunu ve bu insanların, bunun bedelini nasıl ödediğini de gösterdik.

Drea de Matteo (Adriana La Cerva): Diziyi çekerken ondan çok hoşlanıyordum. Hepimiz ona aşıktık. Bana kalırsa o, televizyon tarihinin en seksî erkeği. 

Edie Falco (Carmela Soprano): Biliyorsun, Jim karmaşık bir adamdır. Ne kadar iyi olduğunu hiç bilmedi. Sürekli şüphe duyar, çaba gösterir ve olayların nasıl algılandığını önemserdi. Onun özel hayatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum, o da benim hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. O sadece Tony'ydi -- evlendiğim adamın rolünü gerçekten tam manasıyla benimsemişti. Ve bu çok heyecan vericiydi. Genellikle, biriyle sahne çekerken yeterince derine bakarsanız, o kişinin arkasında yatan oyuncuyu görebilirsiniz, ama ben Tony'den başka kimseyi görmedim. Asla. 




Meadow ve A. J.'den Haber Aldığımız Kısım


Jamie-Lynn Sigler (Meadow Soprano): 'Üniversite', benim ilk büyük bölümümdü. Okuma provalarımzıı yaptığımız odaya girdiğimizi hatırlıyorum, Jim her zaman masanın başında büyük bir koltukta otururdu. Ben de içeriye girip her zamanki koltuğuma oturmak üzereyken beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: "Hayır, sen buna otur -- bu senin bölümün." Ben de onun koltuğuna oturdum.

Robert Iler (A. J. Soprano): Onunla kavga etmemizi hatırlıyorum: Beni boğazladı ve duvara çarptı. O zamanlar muhtemelen 63 kilo civarıydım ve tam anlamıyla ayaklarım yerden kesildi, tıpkı bir çizgi filmdeki gibi. Sonra, "Kestik," dedikleri anda, o hemen gelip, "Ah, çok üzgünüm. İyi misin?" diye sorardı. O an, o kadar kendinden geçiyorsun ki, sahnedeki adrenalin o kadar yüksek ki, ne olduğunu fark etmiyorsun bile. Ertesi gün uyandığımda, çenemin altı tamamen morarmıştı. Çenem ve başımın arkası ağrıyordu. Ama bunun farkına bile varmıyorsun. Kesinlikle ürkütücü bir adamdır, ama onu tanıdığında ve ne kadar harika bir insan olduğunu anladığında, bütün bu korku yok olur. O adeta bir oyuncak ayı gibidir. 

Jamie-Lynn Sigler (Meadow Soprano): Tony ve Carmela'nın ayrılacaklarının açıklandığı sahnede, Robert ve ben, ikimiz de gerçekten ağlamaya başladık. Bunun beni çok üzdüğünü hatırlıyorum. Onlara baktım ve bu, sahnenin içine tam manasıyla daldığınız anlardan biriydi. Bir oyuncu olarak bunu hedeflersin, ama her zaman başaramazsın. 




Son Bölüm Hakkında


David Chase (serinin yaratıcısı): Belirsizlik benim için çok önemliydi. Ve belli bir yaştan sonra ilgimi çeken filmler karmaşık, belirsiz filmlerdi -- 8 buçuk hafta, Fanny ve Alexander, Raging Bull. kesinlik yoktu. O dönemde televizyon kanalları ise tamamen kesinliklerden ibaret bir dünyaydı. The Sopranos, o kadar belirsizdi ki, bugüne kadar bile bunun bir dram mı, yoksa komedi olduğunu tam manasıyla bilemiyorum. İkisi de olabilir, ama insanlar onu ya birine, ya da diğerine indirgemeyi seviyor. Komedi ve Dram adlı iki maskenin bir arada asılı olduğunu biliyorum. Ama, Amerikan izleyicileri, işleri bu şekilde sınıflandırmıyor gibi görünüyor.

Brad Grey (yapımcı, Brillstein-Grey'in kurucularından): Bunun hakkında çok konuştuk. Dizinin sona erebileceği birkaç farklı olasılık vardı. Hepimiz biliyoruz ki, mafya dünyasında işler her zaman iki şekilde biter -- bu, 'iki sonsuzluk'tur: Ya hapse girersin, ya da ölürsün. O dünyada işler böyle yürür.

Allen Coulter (Yönetmen): Düşünecek olursanız, diğer tüm çözümler tahmin edilebilir olurdu: Tony öldürülecek; Carmela öldürülecek; birbirlerini öldürecekler. Meadow onu polise teslim edecek; o da hapse girecek. Ya da, "Biliyordum! Tony'nin Paulie Walnuts tarafından öldürüleceğini biliyordum!" Dediğiniz her çözüm, birileri tarafından düşünülmüştü. Cesaretle şunu söyleyebilirim ki, onun bulduğu çözümü, dünyadaki hiç kimse düşünmemişti. 

Matthew Weiner (yazar, yapımcı): Çok beğendim. Benim için işe yaradı, çünkü -- sadece üç olasılık var: Ya hapse girer, ya öldürülür, ya da hayatına devam eder. Bunlardan biri gerçekleşecek, sen birini seçeceksin -- kim böyle bir hikaye anlatır ki? Bence, David'in demek istediği şey, bunun aslında pek de önemi olmadığıydı. Tony, ailesinin yanında ve onunla geçirdiğin zaman sona erdi. Buraya bağlandın ve şimdi her şey bitti. Benim en çok hoşuma giden şey, bunda böylesine etkileşimli bir yön olmasıydı. Ama izleyicilerin tepkisi, sanki birinin, bir bebeğin elinden biberonu almış gibi oldu. Öfke ve şok. 

Lorraine Bracco (Dr. Jennifer Melfi): Sonunun farklı olmasını isterdim, ama Tanrı biliyor ki, bu son hakkında beş yıldır konuşuyoruz -- hâlâ da konuşuyoruz. İnsanlar sokakta beni durduruyor. "Sonu anladın mı? Bir şey mi kaçırdım?" Bence bu çok, çok zekiceydi. 

Michael Imperioli (Christopher Moltisanti): Bence harika bir sondu. Birçok kişi bundan nefret etti ve bunun kolay bir kaçış olduğunu düşündü, ama ben bunun en doğru yol olduğunu düşündüm. David Chase'i tanıyorsam, işleri düzgünce sonuçlandırmayı hiç sevmez. Bunun, insanların ya filmi ya da yeni sezonu beklemesi için bir numara olacağını veya sadece gerçekten kesin bir son olacağını beklemiyordum. Ama bence o öldü, ben böyle düşünüyorum. David, bizi ölmeden önce gördüğümüz son şeylerin yerine koymaya çalışıyordu. Bazı küçük detayları hatırlıyorsunuz, gözünüze bir şey çarpıyor ve hepsi bu. Sonrasını bilmiyorsunuz, çünkü artık yoktunuz. 

Terence Winter (yazar, yapımcı): Dizinin final bölümünün son sahnesinin 18 farklı versiyonunu izledim. Hepsi birbirinden çok ince farklılıklar gösteriyordu, ama bu iş kare kare, son derece titiz bir şekilde yapılmıştı; sanırım David'in o sonu bir araya getirmesi haftalar sürmüştü. Bence harikaydı. Bundan çıkardığım sonuç daima şuydu: Tony Soprano olduğunuzda, ailenizle dondurma yemeye çıkmak bile paranoyayla dolu olacaktır ve o gece, o tuvaletten bir adam çıksa da çıkmasa da, eninde-sonunda bir yerlerde, biri tuvaletten çıkacaktır. Belki o gece oldu, belki de olmadı. Ama onun mirası, paranoya ve içinde yaşadığı o korkunç mesafedir. İnsanların bu kadar kızgın olmasına çok şaşırdım. İnsanların,"Ah, bizimle dalga geçmeye çalışıyorlar," diye düşünmesi David'i üzdü. Bunun, David'in izleyicilere, "Siktir git," demesi olduğu düşünülüyordu. David iste şöyle diyordu: "Ben insanları eğlendirmeye çalışıyorum. Daha önce görmediğiniz farklı bir şey yapmaya çalışıyorum. İzleyicilerle dalga geçmeye çalışmıyorum."

James Gandolfini (Tony Soprano): Sonu ilk gördüğümde, "Bu ne lan?" dedim. Yani, içinden geçtiğim o kadar şeyin ardından, onca ölümden sonra, her şey böyle mi bitecek? Ama üstünden bir gün geçtikten sonra, öylece otururken, "Mükemmel bir son bu," dedim. 

Steven Van Zandt (Silvio Dante): Ertesi sabah, ulusal çapta yayınlanan programlardan birine çıkmam gerekiyordu, bu yüzden ülkenin dört bir yanından insanların ne kadar öfkeli olduğunu duydum. Ben de insanlara sormaya başladım: "Pekala, sizin istediğiniz son nasıl? Aile tamamen yok mu edilsin? İstediğiniz bu mu? Çocuğun öldürülmesini mi istiyorsunuz? Tony'nin öldürülmesini mi? Karısının mı? Peki, ne olmuş yani?" Ve kimse tam olarak bir cevap veremedi. "Ben de şöyle dedim: "Size tam olarak ne olduğunu söyleyeyim. Yönetmen, "Kestik," dedi, oyuncular da evlerine gitti. Olan biten bundan ibaret." Bu bir televizyon dizisi. Lanet olası bir televizyon dizisi, tamam mı? 




Yorumlar