Arızalı Hisler Peygamberi: Uyanış #2

Olduğu yerde oturuyor, bilgisayarının monitöründeki tablolaları gözden geçiriyordu. Her sütun bir eziyet, her satır bir işkenceydi. Bazen bir gaz odası, bazense tüm hayvanların daha fazla kilo alması için hareket edemeyeceği şeklinde konumlandırıldığı bir toplu kesimhane. Şişman hayvan daha güzel yenir, eti yumuşak olur. Ofisi ile kesimhane arasındaki ilişkiyi ilk keşfedenin kendi olup olmadığını düşündü bir an. Hisse senedi diyordu buna modern olduğunu iddia eden dünya. Zaman pazarlama ve kandırma devriydi; zaman işkence ve ün devriydi. Ekrana bakıyor, sıkılıyor; sıkılınca ekrana bakıyordu. Her gün bu işi yapmaktan ölesiye sıkılmıştı ama aynı zamanda bu sıkıntıya saplanmıştı da, kurtulamıyordu. Her gün, her saat, her dakika, olmayan bir şeyin sanal değerini satıyordu. 

Son bir haftadır, gelen geçenden selâm da almıyordu. Her sabah birkaç arkadaşı yalandan günaydın der ve kendi bilgisayarına gömülür, grafikler içinde boğulurdu. Arada sırada yuttuğu tuzlu sudan boğulan olursa hemen gönülsüz malkurtaranlar koşardı. Ufacık bölmelerinde sürekli ekranlara bakan karınca kolonisi sakinleri altı bacağını da oynatırdı. Vücutlarını döndüremezlerdi ama parmakları, gözleri hep çalışırdı. Parolaları buydu: çalışmak. Çalışmak özgürleştiriyordu... ya da öyle bir şeydi. Bir yerden duymuşlardı bunu önemli kişiler. Hoşuna gitmişti büyüklerin. Yararlı oluyorlardı vatana, hem de millete.

Bir cuma günüydü, ayın yedisi. Sıcak Temmuz ayı işinin kendisi kadar bunaltıcı bir atmosfer oluşturuyordu. Bilgisayarın ekranına baktı ve dona kaldı. Bu sefer, bu, bir esaret meselesi değildi, bir şey onu zapt etmişti adeta, kıpırdayamıyordu. Gözlerini dahi oynatamadı, feryadı midesinde boğuldu. Ekrandaki tablolar birbirinin içine geçti ve geometrik şekiller oluşturmaya başladı. Önce bir daire ortaya çıktı ve daha sonra köşelenerek, kare haline geldi. Kare kendini dörde kopyalayıp, diğer karelerin üzerine çapraz şekilde yerleşip iki yıldız şeklini oluşturdu. Yıldızlar saat yönüne dönerek, hızlandılar, döndükçe daha yüksek bir ışınım sağladılar. Işık arttıkça arttı, ışık arttıkça yıldızlar daha da hareketlendi. Şekiller birbirine karışıp sadece parlak bir ışık olunca, Adyer'i şimdi bulunduğu dünyadan koparmaya hazırlandılar. Şimdi yıldızlar ayaklarının altında büyüyüp küçülüyor, irili ufaklı gezegenlerdeki patlamalar ve nebulalardaki toz ve bulutlar birbiriyle harmanlanıp yeni yoğunluklar oluşturuyordu.

Karanlığın içinde yüzüne vuran ışıklar içinde gezerken beyninin içine veriler aktığını anladı. Birden bire, aniden, apansızın beyninde daha önce hiç çalışmayan bir nokta, harekete geçmiş sanki dünyanın en kadim ve en has bilgelerinin düşüncülerini ve bilgilerini içine çekip özümsüyordu. Arada bir de kendisini çeken ve sarsan bir kuvveti hissediyor, ama bu onu yolculuğundan alı koymuyordu.

İçinden bir ses konuştu kendi kendisiyle. "Artık yeter" dedi, "sana bir görev verildi."
-"Ne görevi?" diye sordu şaşkınca Adyer.
-"İleteceksin" dedi tok ve bilge ses.
-"Neyi ileteceğim? Neyi?" dedi Adyer.
-"Her şeyi" dedi ses, kendinden emin bir tonla. "İçine doğacak. Ne yapman gerektiğini bileceksin. Artık dünya eskisi bir yer olmayacak."
-"Kimsin?" dedi çıldırmak üzere olan Adyer, "Kimsin sen?"
-"Ben evrenin derinliklerinden ve özünden geliyorum."
-"Ama kimsin sen? Yoksa..."
-"Bunu kendin anlayacaksın. Dediklerimi düşün ve ne olduğuma kendin karar ver."
-"Ama..."
-"Gereken her şey beyninin içinde. Hep de içindeydi."
-"Ama..."
-"Aması yok. Şimdi sen senden büyüksün. Bak, gördün mü nasıl da kendinden taşıyorsun. Nasıl da için içine sığmıyor. Nasıl da yüreğin güneşlerden büyük, yüreğindeki patlamalar güneşlerden daha ısıtıcı, daha besleyici."

Ses kaybolurken Adyer'i etkileyen sarsıntılar yükseldi. Önce kolundan başlayan titreme, boğazına ve en sonunda kalbine kadar indi. Kalbini tuttu.

"Bir bin..."
Kalbini sıkıştı.
"İki bin..."
Elini kalbinin üstüne iyice bastırdı.
"Üç bin..."
Kalbindeki zifti hissetti.
"Dört bin..."
Ve içindeki ziftin, ışık tarafından parçalanışını.
"Nefes..." dedi monoton bir ses.
Ferahladı.

Adyer oksijen tüpünün fıslamasını duydu.  Yavaş yavaş gözlerini açtığında, oturduğu koltuğun hemen dibinde, yatmakta olduğunu fark etti. Şirketin acil durum personeliydi. Etrafına bakındı, herkes çalışıyordu. Belki de Adyer'in kalp krizini görmemişlerdi bile. Hepsi ekranlarının esiriydi ama çalışmak özgürleştirirdi. O zaman bu özgürlüğün kısıtlanmaması için iş verenler birbirlerini görmeyen işçi kabinleri kurmakta haklıydı.

Karşısındaki android hemşire, ifadesiz yüzüyle işinin ciddiyetinde olan bir insanın verdiği hissi hissettirmekten geride değildi. Hemşire adamın burnundan tekrar süzülmekte olan kanı sildi ve gözlerine baktı. Baktıktan sonra sentetik devrelerinde bir hareketlenme hissetti. Programına aykırı olduğunu bildiği hâlde gülümsedi. Yaptığı şeyden utanıp utanmaması gerektiğini bilemeden, hatta bunu yapıp yapamayacağına bile emin olmadığı bir geçmişten sıyrılıp hitap etti: "Siz kimsiniz?"

"Ben Arızalı Hisler Peygamberi'yim" dedi Adyer.

Android tekrar gülümsedi, gözlerinde hayat, içinde mutluluk vardı. Hiçbir şey söylemeden, ilk yardım kitini topladı. Yanında getirdiği mikro-şok aletini çantasının içine soktu ve asansöre doğru güçlü adımlarla ilerledi. İkinci kattaki depoya girecek, orada bekleme konumunda kalacak ve ihtiyaç olduğunda koluna bağladığı aktivatör sayesinde alarmları hissedebilecekti. Fakat bunu yapmadı. En alt kata kadar indi, malzemelerini zeminde bıraktı. İlerlemeye devam etti ve yürüyüşünü emin adımlarla sürdü. Otomatik kapının manyetik kalkanı açıldı ve android dışarı çıktı.

Adyer burnundan tekrar gelen kanı temizledikten sonra hemen çatıya fırladı. Bu dünya komple yıkılmalı, baştan kurulmalıydı. İlk vaazına hazırdı. Rüzgarın önünde toz nasıl durabilirdi ki? Adyer'in nam-ı diğer Arızalı Hisler Peygamberi'nin uyanışı böyle başlamıştı işte.

Bölüm 1 için: İlk vaaz (Zaman Zehirdir)
Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: