Beklemek - 2


(İlk bölüm için şuradan)

Oyunculuğun sana göre olmadığını düşünmene rağmen, niçin "Doctor Chance"de rol almayı kabul ettin?

Ossang'a "evet" demeye adeta mecburdum çünkü ona "hayır" dememi kesinlikle kabul edecek gibi değildi. Önce telefonda "hayır" dedim. O da yüz yüze görüşmek için Londra'ya geleceğini söyledi. Ona rica ettim, yalvardım: "Hayır, lütfen gelme!" Sonuçta geldi, beraber yemeğe çıktık... Sürekli aklı-fikri bu projedeydi, bu fikirlerle yaşıyordu, takıntı yapmıştı. Çok etkileyiciydi. Bugün artık bu coşku, bu ateş çok ender görülüyor. Herkes o kadar normal, o kadar bıkkın, bezgin, basmakalıp, ve tutkusuz ki... Ve karşıma, kelimenin iyi anlamıyla, çılgın biri çıkmıştı. Ona "evet" demeye mecburdum, başka türlü yapamazdım. Daha önceki filmlerini görmemiştim, ama İngiltere'de ilginç, farklı filmler gösteren yerlerin çok az olduğunu da kabul etmek gerek. Genellikle, sadece Hollywood tarzı son dönem filmleri seyredebilirsiniz.



Bu tür önerilere niçin bu kadar kapalısın?

Dünyada yeterince kazma olduğunu düşünebilirim. Benim işim bu vasat işler yığınına bir kat daha eklemek olmamalı: Bu küçük rolleri kabul etmemem lazım, çünkü ben oldukça sınırlı, yetersiz bir oyuncuyum, vasat bir albüm de yapmamam lazım... Dünyada zaten haddinden fazla kötü albüm, kötü film ya da kötü kitap var. Bu durumda en iyisi, insanın kendisini sağlam, uzun soluklu bir işe adaması. Birçok şarkıcı, oyuncu oluyor; bu, son dönemlerde çok yaygın bir süreç. Ama Jim Jarmusch'un "Mystery Train"inden sonra bu tür heveslere kapılmamaya karar verdim. Sonra Londra'da Aki Kaurismaki'ye rastladım: Yine feci tutkulu, müthiş parlak, olağanüstü bir insan! Ve filminde küçük bir rol aldım. Ama kafamın içinde hep "hayır, hayır, hayır!" sesi yankılanıyordu. Bugün "Doctor Chance"da yer almış olmaktan çok memnunum. Bu film hakikaten bir şey işte.

Sence yönetmenler niçin Joe Strummer'ı istiyor?

Belki de bağımsız sinemaya yakın bir alanda çalıştığımı fark ettikleri içindir... Belki de suratım, halim, tavrım onların o "film noir" dünyalarına gidiyordur. Ayrıca, pahalı olmadığımı da biliyorlar... (gülüyor)

Sende buldukları, bir oyuncudan ziyade bir "ikon" olamaz mı sence?

Hiç şüphesiz. Ben nerdeyse bir çizgi film tiplemesi gibiyim... Çizgi film kahramanı olmanın hoşuma gittiğini söyleyemem ama, bazen de insan bunun önüne geçemiyor. Bu bir yana, Ossang çok geniş bir görüşe sahip, bir çizgi filmden çok daha zengin bir muhayyilesi var. Ondan çok şey öğrendim. Onun kültürel dağarcığı. Avrupa kültürü hakkındaki ansiklopedik bilgisi kesinlikle bende yok. Her gün bana, mesela Georg Trakl'ı şiirlerinden, Murnau'nun filmlerinden, Kokoschka'nın resimlerinden falan bahsediyordu. Ben de ona "Ha, o da kim?" diyordum. Ossang aslında hepimizin sahip olması gereken derin bir kültüre sahip... Ayrıca, rock'n roll'u da çok iyi biliyor. Öğrendiğim en önemli şey, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiltere'nin Amerikan kültürü tarafından nasıl istila edildiği oldu. Amerika bize büyük albümler, büyük filmler gönderdi, ama bunların sel gibi akması İngiliz kültürünü boğdu, nefessiz bıraktı. Kuşkusuz dilin ortak olmasının da bunda rolü var, ama mesela Fransa'da hükümetler Fransız kültürünü koruyorlar, Fransız sinemasına destek oluyorlar, sübvansiyon veriyorlar; İngiltere'de sinemanın yavaş yavaş can çekişmesine seyirci kalındı. Rus şairlerini, Alman sinemacıları, İtalyan romancıları, bütün bu dahi, ama Amerikan mega kültürünün gömdüğü, unutulmaya terk edilen Avrupalı sanatçıları hiç de tanımadığımı fark ettim.

Martin Scorsese, "The King of Comedy"nin bir sekansında Clash'e yer vermişti. Nasıl olmuştu bu?

Amerika turnelerimizden birinde, onun "Kızgın Boğa"nın ("Raging Bull") montajını yaptığı sıralarda tanışmıştık. Bir gökdelenin 100. katında, tavandan tabana cam kaplı ofisinde... Daimi montajcısı Thelma Schoonmaker'la birlikte "Kızgın Boğa" üzerinde çalışıyordu. Filmin ilk beş dakikasını bize gösterdiler. Kafasında yeni bir film vardı, "Kings of New York"... 1950'lerdeki sokak çetelerine dair bir film. Bu projeyle ilgili olarak birkaç kez buluştuk. Vahşi, sert bir müzik istiyordu. "Kings of new York", hayat boyu süren projelerden biri galiba. Hala o filmi çekeceğini söylüyor ama, henüz ortada bir şey yok. Bir gün De Niro'yla birlikte, çalacağımız kulübe geldi ve "The King of Comedy"deki bir sokak sahnesinde görünmemizi istedi.

Amerika'ya ilk gidişiniz ne zamandı?

Galiba 1978'di. Çok iyi reaksiyon almıştık. Dansinglerde, kulüplerde çalıyorduk. En fazla bin kişilik kapasitesi olan küçük yerlerde... Otobüse binip o kulüp senin, bu bar benim çalıyorduk. O günler MTV öncesi zamanlardı. Hank Williams gibi yollara düşmek gerekiyordu. "London Calling" Amerika'da sadece 300 bin satmıştı. Bugün Pearl Jam 9 milyon satıyor.

Plak şirketiniz Amerika turnenizi desteklememişti, sebebi "Sandinista" albümü müydü?

Hayır, mesele "Sandinista" değildi. Mesele, Bruce Springsteen'in de aynı frekansı yakalamış olmasıydı. "The River"ı yeni çıkmıştı. Aynı talebe üç ayrı albüm arz etmek işlerine gelmiyordu. Halbuki "Sandinista" başka albümlerinin yolunu kesecek bir çalışma değildi. Daha çok bir "taraftar" albümüydü. Çok satmayacağını biliyorduk. Bizi sadece yaptığımız müzik ilgilendiriyordu. Fakat zamanla müziğimiz kontrolümüzden çıktı.

Clash'i anlatan, kısmen belgesel, kısmen kurgu "Rude Boy", sende sinemayı bir ifade aracı olarak kullanma arzusu uyandırmış mıydı?

Evet, ama bu meseleyi hemen hallettim. O vakitler, yani yıl 79 ya da 80'de, siyah-beyaz ve sessiz olarak kendi 16 mm'lik filmimi çekmeyi denedim. Ve her şeyi rastgele, doğru dürüst düşünmeden yaptım. Bir senaristle, görüntü yönetmeniyle çalışmak, filmin finansmanı falan gibi şeyler aklıma bile gelmemişti... 16 mm'lik bir kamera satın aldım, aptal bir senaryo müsveddesi yazdım, sonra da kendi kendime çekip montajını yaptım... Korkunçtu, o film hakikaten berbattı. Tuhaf, fazlasıyla vasat bir gansgter hikayesi; bu feci filmde, Paul (Simonon), Mick (Jones), eş dost, sevgililerimiz oynamayı kabul etme gafletinde bulundular (gülüyor)... Filmin negatifi çok tanınmış büyük bir laboratuardaydı. 10-15 yıl sonra, bir gün, filmin akıbetini öğrenmek için laboratuarı aradım, meğerse laboratuar kapanalı sekiz ay oluyormuş! Benim negatife ne olduğunu soruyordum; hak sahipleri tarafından aranıp sorulmayan bütün negatifler laboratuar kapandıktan üç ay sonra imha edilmiş! Benim filmimi imha etmişler! Bunu duyduğum anda... müthiş mutlu oldum, sırtımdan ağır bir yük iniverdi... (gülüyor) Bu tecrübeyle, sinemacılık mesleğinin hiç bana göre olmadığını anladım.

Clash'den önceki hayatın nasıldı, nasıl bir sosyal ortamda yaşıyordun?

Tuhaf bir hayatım oldu. Babam Hindistan'da yetim kalmış. Anne-babası Hindistan'da demir yolları işletmesinin temsilcisiymişler, orada ölmüşler. Babam vefat ettiğinde, ona ait bir sürü kişisel evrak buldum ve o arada babamın ben doğmadan sadece iki sene önce Britanya vatandaşı olduğunu öğrendim –hiç şüphesiz anne-babasının vaktinden erken ölümü nedeniyle. Bu geç gelen vatandaşlık yüzünden babam, İngiliz'Den daha İngiliz kesilmişti. Savaştan sonra "Foreign Office"e girmiş, ama en alt dereceden. Dünyanın neredeyse her yerinde yaşamış. Ben Ankara'da doğdum, iki yıl Türkiye'de yaşadıktan sonra Kahire'ye gittik, iki sene orada yaşadık, sonra iki sene Mexico, ardından iki sene Bonn... Sekiz-dokuz yaşlarındayken, babam beni ve erkek kardeşimi İngiltere'De bir yatılı okula gönderdi. İlk defa o zaman İngiltere'ye ayak bastım. O arada, babam beş yıllığına Tahran'da bir göreve gönderilmişti. Şartlar zordu, çünkü hükümet yılda sadece bir gidiş-dönüşün parasını veriyordu: Bu dönemde, birdenbire annemle babamı yılda bir kere görür olmuştum. Bütün bunlar, onlarla aramda tuhaf bir ilişkinin doğmasına neden oldu. Okulda pek iyi bir öğrenci değildim, pencereden dışarıyı izleyip hayal kuran cinstendim. Babam okulda çok disiplinli bir öğrenciymiş, bu konularda fazla katıydı. Bana karşı oldukça hoşgörüsüz ve sabırsızdı. Kırk yılda bir görüştüğümüzde, karnemin kötü olması nedeniyle aramız hiç iyi olmazdı. Onları sık görmemeye alışmaya başlamıştım, yola çıkma anı geldiğinde, gitmeye pek istekli olmazdım, tuhaf... Okulda, arkadaşlarımla daha fazla eğleniyordum.

Bu yatılı okul döneminde mi rock'n roll'u keşfettin?

Ahh evet, evet, müthiş fanatiktik! Mesela Captain Beefheart'ın "Trout Mask Replica"sını günde yirmi-otuz kere dinlediğimizi hatırlıyorum. Benim en yakın arkadaşım, sonradan 999'un bateristi oldu. Müzikle kafayı yemiştik. Aynı zamanda resimle de çok ilgileniyordum. Daha sonra bir güzel sanatlar okuluna gittim, ama çok yetenekli değildim. O devirde LSD almaya başlamıştım ve birden okuldaki hocalarım sanatçıdan çok, akademisyen gelmeye başladı bana. Sanki bütün öğrencilerin resimleri birbirinin aynısı gibi geliyordu, ben okuldaki en berbat çeteyle takılıyordum, LSD'yle kafa buluyorduk. Sonunda, okulu bıraktık.

O zamanlar belli bir hedefin, bir tutkun var mıydı?

Şu kesin ki, müzisyen olmayı bir saniye bile aklımdan geçirmemiştim. Okuldayken, bir gitarımız vardı ve tıngırdatıyorduk. O dönemin grubu Cream'di. Clapton'ın soloları her yöne gidiyordu. Biz de "Spoonfull"u çalmaya çalışıyorduk, bize çok temel geliyordu: dum, dam, dum, dam...Hemen arkasından da Cream'in versiyonunu dinliyorduk: whizzzzbloooomzzzzwooooshshebaaaang! Ve tabii ki, kendi kendimize "Orospu çocuğu, biz hiçbir zaman beceremeyeceğiz!" diyorduk. Sanat okulu hikayesinden sonra, Timon Dogg adında bir tipe rastladım. Londra metrosunda el açan müthiş bir müzisyendi. Bunlar, sanki Mississippi'de geçen bir Blues hikayesi gibi biraz. İlk başlarda, o çalıyordu, ben de paraları topluyordum, sonra bana birkaç akor öğretti ve ben de ritm gitarla ona eşlik ettim... Tam olarak böyle başladım işte müziğe. Hatta ukuleleyle bazı Chuck Berry parçaları bile çaldım, ukulelenin sadece dört teli vardır, yani ilk başlarda öğrenmesi en kolay şey. Timon Dogg'la Paris sokaklarında bile çaldık. Şartlar zordu. Vert-Galant meydanında, sokakta uyuyorduk. Dönüş için vapur biletimizi alabilecek parayı biriktirmemiz tam bir ay sürdü.

Bütün bu ergenlik döneminde kendi kendine, ailenin desteği olmadan mı başının çaresine bakıyordun?

Evet. Afrika'daki son bir görevden sonra, İngiltere'ye döndüklerinde, ben kötü evlat durumundaydım. Ayrılığımız fazla uzun sürmüştü. Ayrıca, kardeşim 16 yaşındayken intihar etmişti. Aile yuvası kavramı benim için hiçbir zaman olmadı. Ayrıca bir mahalleye ait olmak gibi çok temel bir kavramı da hiç tanımadım. Pek çok çocuk bir mahallede büyür, komşuları tanır, beraber büyüdükleri uzun yıllara dayanan dostları vardır... Onlarda bir cemaat, topluluk duygusu vardır. Ailem geri döndüğünde, Croydon'da küçük bir eve taşındılar. Benim için orası tam bir fakirhane ve hiçbir özelliği olmayan, herhangi bir sokaktı. Ben Londra'da sürtmeyi tercih ediyordum.

Peki Londra'da sürttüğün sıralarda mı kendini daha sonra punk sahnesine dönüşecek dünyanın içinde buldun?

Paris'ten döndükten sonra, Londra'da tekrar sokaklarda el açarak müzik yapmaya başladık. Şartlar gittikçe daha da çetinleşiyordu, çünkü polis başımızı ağrıtıyordu ve metroda çalmamıza izin vermiyordu. Hep kulağımız kirişteydi, her an tabanları yağlamaya hazırdık. Bunun üzerine, ben de "artık bir grup kurmak daha iyi olur" diye düşündüm.

O dönem ayakta kalmayı nasıl başarıyordun, hayatını nasıl kazanıyordun?

Ufak tefek, hakikaten en pislik işlerde çalışıyordum; mesela, Opera'nın keneflerini temizlemek gibi... O işle ilgili en kötü anım, pisuvarların içine atılan puro izmaritleriydi. Pisuvarın sağında bir kül tablası, solunda bir kül tablası vardı, ama hayır: Herifler allahın cezası izmaritlerini pisuvarın içine atıyorlardı! Mesele izmaritleri toplamak değil, bu tavır, şu "güçlü ve zenginsen her şeyi yapmaya hakkın vardır" olayıydı. Sonra bütün gün operacıların ses çalışmalarını işitiyordum: O günlerden beri operaya tahammülüm yoktur.

Günübirlik mi yaşıyordun, yoksa bir şeylerin olmasını mı bekliyordun?

Bu opera döneminde bir planım vardı: Kendi grubumu kurmaya karar vermiştim, 101ers. Sadece doğru dürüst bir gitara ihtiyacım vardı. Para biriktirmeye çalışıyordum, ama bu düşük ücretli işlerle imkansızdı. Sonunda sahte bir evlilik yaptım, bu sayede elime 100 papel geçti. Bu parayla bir Telecaster Fender satın aldım. O günden beri de o Fender'den hiç ayrılmadım, çok değil, daha geçen hafta onunla çalışıyordum. Bu gitarla beraber grubumuz daha doğru bir sound yakalamaya başlamıştı. Aletlerimizi kendimiz yapıyorduk. Mikrofonumun ayağı, çöplükten bulunma bir zımbırtının üzerine geçirdiğim bir süpürge sapıydı! Her şeyi iki tuğla sayesinde ayakta tutuyordum. Süpürge sapını, tuhaf tuhaf yedek parçaları, tuğlalarımı alıp konsere gidiyordum... İnsanlar bize ters ters bakıyorlardı: "Bu herifler de neyin nesi?!" (gülüyor) Büyük çaplı bir torbacıdan borç para almıştım, ampli alabilmemizin tek çaresi buydu. O parayı ödeyinceye kadar anamız ağladı... (gülüyor)

Daha o zamanlarda kendi şarkılarını yazmaya başlamış mıydın?

Telecaster'ı aldıktan sonraki ilk şarkım, "Keys To Your Heart" oldu. İnsanın yaptığı ilk şarkı işin temeli, çok önemli bir anlam taşıyor: Bir hamlede çok müthiş bir adım atıyorsun. Onun ardından, sonraki şarkılar daha kolay çıkıyor. "Keys To Your Heart" idare ediyordu, bu çok büyük bir rahatlama, büyük bir tatmin oldu. Mahalledeki barın birinci katını kiraladık, konser ilanımızın fotokopilerini çektirdik ve dört bir tarafa, bütün kapılara bu afişi yapıştırdık. İşte böyle böyle öğrendik: İnsanların karşısında çala çala. İlk çarşamba altı parça biliyorduk; bir sonraki çarşamba buna iki parça daha eklendi, sonraki çarşamba repertuarımızda on parça vardı... İlk başlarda beş seyircimiz vardı, bir ay sonra bar hıncahınçtı.

Google Plus'ta paylaş
    Yorumlar

0 yorum: